“İntihar Dükkanı”nı okurken aslında bir dükkanın değil, umudunu kaybetmiş bir dünyanın kapısından içeri giriyoruz. Her şeyin karanlıkla beslendiği, mutsuzluğun normalleştiği bir düzen… Ama tam da bu noktada kitap bana şu soruyu sordurdu: İnsan gerçekten umudu kaybettiği için mi vazgeçer, yoksa vazgeçmeyi seçtiği için mi umudunu kaybeder?
Bu hikaye ilk bakışta karamsar gibi görünse de, satır aralarında hayatın ne kadar inatçı olduğunu hissettiriyor. Çünkü en karanlık yerde bile bir ışık ihtimali hep var. Belki de mesele, o ışığı görmeye cesaret edip edememek.
Kitap bana şunu düşündürdü: Hayat bazen ağır, bazen yorucu, bazen de anlamsız gelebilir. Ama yine de devam eden bir şey var içinde küçük bir ihtimal, küçücük bir sebep, hatta bazen sadece alışkanlık bile olsa… Ve belki de insanı hayatta tutan şey tam olarak bu: tamamen bitmeyen o ihtimal.
“İntihar Dükkanı”, ölümü anlatıyor gibi görünse de aslında yaşamın değerini sorgulatıyor. Ve bana göre en güçlü tarafı da bu: Okuyana rahatsız edici bir ayna tutması. Çünkü bazen en büyük farkındalık, en karanlık hikayelerin içinden çıkıyor.
Keyifli okumalar