Eskiden eve ebeler gelir, orada doğum olurdu. Bugün hastanelerde doğuyoruz. Eskiden ölüm döşekleri evlerde kurulur, insanlar evlerinde herkesin gözü önünde ölürdü. Yas uzun bir zaman sürer, insanlar şehir içindeki mezarlıklara gömülürdü. Mezarlıklar sık sık ziyaret edilirdi. Bugün ölümler hastanelerin beyaz odalarına, morgların gri çekmecelerine ve şehrin çok dışındaki steril mezarlıklara sürgün edilmiştir. Yaşlanma da bundan nasibini aldı. Kırışıklıkları örtmek için birbirimizle yarışıyor, genç kalmayı övüyor, yaşlıları huzurevlerine gönderiyoruz. Fransız filozof Jean Baudrillard’ın deyimiyle modern toplumun ayırt edici özelliği, ölümün hayatın bir parçası olmaktan çıkıp, saklanması gereken bir ‘arıza’, bir ‘skandal’ haline gelmesidir. Ölüm artık varoluşun bir evresi değil, sistemin başarısızlığıdır. Prof Enis Doko
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Mostar Dergisi, yeni sayısında “Tahayyül, Tasavvur, Tefekkür” dosyasıyla okur karşısına çıktı. 🗂️ Dosya: Tahayyül, Tasavvur, Tefekkür 📋 Prof. Dr. Eşref Altaş 📋 Sulhi Ceylan 📋 Dursun Çiçek 📋 Emre Bulur 🖊️Söyleşi: Enis Doko edebifikir.com/haber/mostar-de...
Edebiyat
HEM İBLİS'E HEM DÜCANE'YE VEVAP...
Dücane Cündioğlu'na âit bir kısa video dolaştı geçenlerde nette. Özetle şöyle bir şey söylüyordu orada: "Tanrı yoktur!" diyenler değil "Tanrı vardır!" diyenler kanıt getirmek zorundadır. Çünkü, bir şeyin varlığını öne süren kişi, o şeyin varlığına dair kanıt getirmek zorundadır. Bir şeyin yokluğunu öne süren kişi ise yokluğunu ispat etmek zorunda değildir... Peki acaba bu sahiden hep böyle midir? Adalet hakkında yapılan tartışmalardan âşinâ olduğumuz üzere, hakikaten de, birisine suç isnad ettiğinizde, o suçu "iddia sahibi olarak" sizin ispatlamanız bekleniyor. "Müddei iddiasını ispatla mükelleftir." Meselâ, birisine "Katilsin!" deseniz, o adam "Değilim!" diye aklanmaya çalışmaz. Siz "o adamın cinayet işlediğini" ispatlamaya çalışırsınız. En azından bizdeki sistem böyle işliyor. Ve yeterli kanıt bulunmadığında da "masumiyet karinesi" gereğince berât ettiriliyor. Cündioğlu haklı(!) gibi. Fakat adalet her zaman böyle mi işler? "İBLİS'İ İLZAM, şeytanı ifham, ehl-i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas, bîtarafâne muhakeme içinde şeytanın müdhiş bir desisesini, kat'î bir sûrette reddeden bir vakıadır..." cümlesiyle girilen 15. Söz'ün Zeyli'nde, buna da bir cevap verildiğini düşünüyorum ben. En azından adaletin "hep bu basitlikte işlemediğini" seziyorum. Efendim, bahsin başlangıcı, İblis'in şu suâlidir: "Sen Kur'ân'ı pek âli, çok parlak görüyorsun. Bîtarafâne muhakeme et, öyle bak. Yâni, bir beşer kelâmı farz et, bak. Acaba o meziyetleri, o ziynetleri görecek misin?" Fakat, mürşidim, bu "gûya tarafsızlık" içinde bir hile olduğuna hidayet edilir: **"Hakikaten ben de ona aldandım. Beşer kelâmı farz edip öyle baktım. Gördüm ki, nasıl Bayezid'in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer; öyle de, o farz ile, Kur'ân'ın parlak ışıkları gizlenmeye
Tefekkürât
"Kalpte olmayan bir ebeveynin yarattığı yetimlik deneyimi çok daha derin ve kalıcı olabilir. Zira bir çocuk için en büyük yalnızlık kimsenin olmaması değil, birilerinin olup aslında orada olmamasıdır. İşte bu noktada 'modern yetimlikler' başlar. Listenin başında Dijital Yetimlik var. Bu grupta ebeveyn ile çocuk arasında ölüm girmez belki ama Dijital Dünya girer." Enis Doko çok güzel tespitler yapmış. Altı çizile çizile sindirile sindirile okunası bir yazı ⤵️ serbestiyet.com/gunun-yazilari/...
Hayaller ve hayatlar.
Ben bir mesaja bakarım mesaj mı diye, bir de atana bakarım Edin Džeko mu diye...