“kitap okurken yazarların hepsinin kuyuya düşmüş insanlar olduğunu öğrendim. oradan yeni kurtulanlar da, çok önceleri çıkanlar da var ve sanki hepsi ileride o kuyuya yine düşeceklerini söylüyor.”
“kuyuya düşmüş ve ileride de düşecek insanların hikâyelerini niye okuyayım ki?” diye sordu minchul, anlam veremeyerek.
“çünkü aynı mücadeleyi veren başka insanlar olduğu gerçeğiyle bile güç bulabiliriz. bu zorlukları tek ben yaşıyorum zannederken aslında onların da savaş verdiğini fark edebiliriz. acımız varlığını korusa da, ağırlığının bir şekilde, biraz olsun hafiflediğini hissedebiliriz. yaşamı boyunca kuyuya hiç düşmemiş bir insan var mıdır diye düşündüğümüzde, bunun mümkün olmadığını fark edebiliriz.”
“insan en nihayetinde bir ada değil midir? bir ada kadar tek başına, bir ada kadar kimsesiz. öte yandan tek başına ve kimsesiz olmanın aslında tamamıyla kötü olmadığı fikri kuşatıyor beni. zira tek başına olmak beraberinde özgürlüğü getirdiği gibi, kimsesiz olmak derinlere inmemize olanak sağlar. karakterlerin bir ada gibi işlendiği ve bir ada misali yaşamış farklı bireylerin birbirini bulduğu romanlardan keyif alıyorum. ‘a, sen burada mıydın?’ ‘evet, ben hep buradaydım’ diyen romanlardan bahsediyorum. ‘doğrusu bunca zaman tek başımaydım ama artık o kadar ıssız kalmama gerek kalmadı, senin sayende’ diyebilmek kalbimizde bir umudun doğmasını mümkün kılar.”