''TRT1’de Bab’aziz var. Bir filmden ötesi tavsiye Yönetmen çok basit ve sade bir yol hikâyesinden evrenin ve dünyanın anlamını damıtmış aslında. Film 2006 yılında İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilmişti. Gösterim sırasında, filmi hakkında bir de konuşma yapan yönetmen şunları söylemişti: ‘’Bu film bir sorudan çıktı aslında: Babanız, yanınızda yere düşse ve yüzü çamurlansa ne yaparsınız? Ben olamasam bile benim babam tam bir Müslüman’dı ve şu sıralar onun yüzüne (dinine) çamur çalınıyor durmadan. Ben bu filmle babamın yüzünü silmeye, temizlemeye çalıştım. İslam’ın batı tarafından sunulan yüzünü değil, bilinmeyen, es geçilen ve unutturulan yüzünü göstermeye çalıştım.’’ Ne muazzam bir duruş, ne görkemli bir mantık ne saygı duyulacak bir yaklaşımdır bu! Nitekim öyle de oluyor... Bab’Aziz filmi ilk karesinden finale kadar her zerresinde İslâm’ın, imanın ve erdemin güzelliklerini görsel bir tokat gibi yüzümüze yüzümüze indiriyor. Filmi izlerken sersemleşmemek elde değil. Besmele ile açılan film âyet-i kerimelerin muhteşem tilaveti ile bizi büyülü bir çöl atmosferine götürürken epigraf ile zihnimize ilk çiviyi çakıyor: ‘’Dünyadaki ruhlar kadar Allah’a giden yol vardır!’’ Gazali ve İmam-ı Rabbani’den yola çıkılarak yazılan ilk diyaloglar öncesinde gecenin karanlığında çölde bir siluet belirir; bir çoban siluetidir bu. Ve bir kız topraktan diri diri çıkar. Kız çocuklarını toprağa diri diri gömen cahiliyeye yapılan bu göndermeden sonra secde halinde kum altında kalan bilge dede de çıkınca karşılıklı konuşmalarla filmi o muhteşem atmosferine gireriz. Kız der; ‘’Dedeciğim tek başımıza bu çölde yolumuzu nasıl bulacağız, ya kaybolursak?’’ Bilge dede son derece rahat cevap verir; ‘’İnancı olan kişi asla kaybolmaz küçük meleğim!’’ Kum metaforundan her kahramandaki bir zaaf
Film
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Dedeciğim;
Bir yıl olmuş gideli. Oysa bana hâlâ dün gibi geliyor. Daha dün vermiştin son harçlığımı, daha dün tamir etmiştin bisikletimi son kez. Daha dün öpmüştüm elini, vedalaşmıştık. Niye beklemedin dede? Ben hemen gelmiştim… Neden uyanmadın o son uykundan? Çok mu güzeldi gördüğün rüya? Orada biz var mıydık? Burada sen yoksun. Ve bu… bir rüya değil. Sesin hâlâ kulağımda, ellerin hâlâ omzumda gibi. Ama dönüp baktığımda, boşluk cevap veriyor bana. Bir yıl olmuş dede… Ama ben seni hâlâ bugün kaybetmiş gibiyim.
1000 Kitap
06.08.2025
Benim dünyalar efendisi canım dedem. Ölüm haberini o kadar saçma bir şekilde aldım ki.. Sen benim gözlerimde ki çapaklarımı temizleyen, Her konuda destekleyen, Okula giderken yolcu eden, Koynunda uyuduğum canım dedem. Senden ayrılmak o kadar kötü bişeydi ki hastaneye bile gelememiştim mikrop kapma diye. En son kafandan öpüp çıkmıştım odadan. Belki de seni o kadar güçsüz görmeye cesaret edememiştim. Sen yağız delikanlılara taş çıkarırdın dedem. Sen o kalbe nasıl yenildin. Sanki canımı aldılar da bi kenara koymuşlar gibi acının en sonsuzunu yaşıyorum sanki. Sen benim en kıymetlim. Annem babam şefkatimdin dedeciğim. Sen benim ilk lacivert ayakkabım, sen benim ilk bisikletim, sana dair o kadar çok şey var ki dedem. Sırf bizi kırmamak için bile çıktığın o yürüyüşler. Ah canım dedem nevruz çiçekleri açacak ama bu sene sen karşılayamacaksın. Ah canımın ötesi ah delikanlım. Acına nasıl dayanacağım bilmiyorum. Acın nasıl geçecek bilmiyorum. Başımda annem babam olsa dahi beni sen büyüttün be dedem beni bırakıp nasıl gittin. Bana kim destek çıkacak şimdi. Kimin askerlik anılarını tekrar tekrar dinleyeceğim. Tavuklarımızı kim kapatacak. Annem yemek yapınca seni çağırmanın heyecanı nasıl olacak. Canım dedem benim hatrım için pişmemiş çiğ pirinç yemiştin. Babamın arabasının tekerini patlatmıştım babam bana kızınca sen de ona kızmıştın. Sonra beraber arabayı kaçırmıştık tekrar. Ah dedem ah sana dair o kadar çok anım var ki ah…
İyi ki Doğdun Güzel ve Doğru İnsan.
Güzel ile Doğru * Murat, evdeki konuşmalardan, dedesinin şiir yazdığını öğrenmişti. Ama şiirin ne olduğunu bilmiyordu. Bir ilkyaz sabahı kahvaltıdan sonra dedesiyle balkondaydılar. Dedesi gazete okuyordu. Murat, - Dedeciğim, sen şiir mi yazıyorsun? diye sordu. Başını gazetesinden kaldıran dedesi, - Evet, arada sırada şiir yazarım... dedi. Murat, meraklandı. Şiir nasıl bir şeydi? Annesi, babası şiir yazmıyordu. Ama dedesi şiir yazıyordu. Öyleyse bütün insanlar şiir yazmıyorlardı. Neden herkes şiir yazmıyordu? Belki de şiir yazmasını bilmiyorlardı. Okula gidip okuma-yazma öğrenince kendisi de şiir yazacak mıydı? Murat'ın kafasını, işte bunlara benzer birsürü soru doldurdu. Merakını yenemedi. - Dedeciğim, şiir nedir? diye sordu. Dedesi yine gazeteden başını kaldırdı, gülümseyerek gözlük camlarının üstünden torununa baktı. - Anlatmak zor... dedi. Murat kendine güvenle, - Sen anlat, ben anlarım... dedi. Dedesi, - Sen elbette anlarsın, ama benim anlatmam zor... dedi. Murat, her zamanki gibi üst üste sormaya başladı: - Neden zor? - Çünkü şiiri herkes başka türlü tanımlıyor da ondan... - Öyleyse sen kendin nasıl anlıyorsan öyle anlat... dedi. Murat'ın sorularından kurtuluş olmazdı. Dedesi Murat'ı kucağına alıp şöyle dedi: - BANA GÖRE ŞİİR, DOĞRU OLAN BİRŞEYİ GÜZEL DUYGULAR BİÇİMİNDE SÖYLEMEKTİR. Murat, bu sözden birşey anlayamadı. Ama anlamamış olmak ağır geldiğinden sustu, başka soru sormadı dedesine. Başka bir günün akşam üzeri, Murat dedesiyle yine evin balkonundaydı. Dedesi, - Hava kararıyor neredeyse gece olacak. Hadi içeriye girelim... dedi. Murat, çoktanberi gece ile gündüzün ne olduğunu, niçin gündüz aydınlık, geceleyin de karanlık olduğunu merak ediyordu. Dedesinin sözünü fırsat bilip sordu: - Dedeciğim, neden geceleri karanlık oluyor? Bu karanlıklar nereden geliyor?
Aziz Nesin
Namazlarınızı aksatman guzumm
Dünya kadar malın olsa da işin sonu namaz . İnsan gençken farkına varmıyor. @dedeciğim
Hayata Dair