40 yıl
Babaannem dedemi ilk gördüğü gün Tam yüreginden vurulmuş Dedem şöyle bir çapkınca bakıp Hafifce bıyığını burmuş O zamanin erkeği pek bi ağır'mış Kızları ise pek bi hoş'muş Kırk yıl Bir yastıkta tam 40 yıl Anlat babaanne ölümsüz aşkını Bir yastıkta tam 40 yıl Ufacık bir yuva Nohut oda bakla sofra Ama sapasağlam ayakta Çeyiz dedikleri yorgan ve yastık İki sandık iki de bohça Gözleri hala dolu dolu oluyor Dedemin adını andıkça Kırk yıl Bir yastıkta tam 40 yıl Anlat babaanne ölümsüz aşkını Bir yastıkta tam 40 yıl Süper babaanne seni çok seviyoruz O büyük aşkları inan bizde yaşıyoruz Bugünkü genç kızlar yarının anneleri dersin İnan gençleri anlayan bir tek sensin Tüh tüh maşaallah nazar değmez inşaallah
... "YAPIYOR" MU "YIKIYOR" MU?
Yaver-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Buharî'de geçen bir ferman-ı mübarekinde eliyle göğsünü işaret ederek buyuruyorlar ki: "Takvâ buradadır!" En doğrusunu Allah bilir. Ben kendi payıma bu hadis-i şerifi iki şekilde anlıyorum: 1) Takva içten dışa başlayan bir iştir. Yâni evveliyâtla ihlâsını göğüste bulur. Orada sahicilik yoksa dışarıdaki kurgu hakiki takvâdan haber vermez. Ancak yapmacıklıktan haber verir. 2) Takvâ öncelikle ferdin yüküdür. İrâde sahiplerinin tek tek, birey birey, birebir sorumluluğudur. Yalnız ötesini/ötekileri sınanma konusu sayarak takvâlı olunmaz. Yâni "Dedem de hocaydı!" veya "Cemaatim var ya!" demekle takvâlı olunduğu görülmemiştir. Aksine, zaman, böyle okumalar sahiplerinin kitlesel olarak pek kolay günaha hücum ettiklerini göstermiştir. Nitekim, ben, FETÖ'deki arızalardan birisini de böyle teşhis ediyordum: Âidiyetlerini o kadar yüceleştiriyorlardı ki birey birey Allah'a olan mesuliyetlerini düşünemez oldular. Göğüslerini unuttular. Bir emirle her şeyi arkalarına attılar. Bu sadece FETÖ'de değil bütün âidiyetlerde bir problem. İster bir partiye ister bir cemaate ister başka türden bir yapıya bu şekilde bağlanırsanız, yâni takvânın göğsünüzde olduğunu unutursanız, onun/onların yaptığı her şeyi doğru bulmaya başlarsınız. Halbuki Müsned'de geçen bir başka Hadîs-i Şerifte de, Aleyhissalâtuvesselâm, Vâbısa radyallahu anh'a şöyle buyurmuştur: "Vâbısa sen kendine sor. İyilik kalbinin rahat ettiği şeydir. Kötülük de kalbini ezen ve bir türlü yer bulamayan şeydir. İnsanlar sana ne kadar "olur" derse desinler sen kalbine danış..." __Bu aslında takvânın, olgunlaşmış bir ferdin, daha doğrusu ferdiyetinde kemâle ermiş bir ferdin, halet-i ruhiyesi olduğuna delildir. Çünkü o Rabbiyle ilişkisinde kendisini birebir sorumlu
Takva ve Erdem
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Şaman çadırında sıcak çorba derde şifa Rüzgar tersten esti dalımı kırdı Şeytan bir kez baktı salımı kırdı Sevdiğim insanlar kolumu kırdı, Sorana söylersin; k.doğanay @k-doganay Orta Asyada dönüş rotasını belirlemiştik dedem ibrahim diyip seslendi bak rüzgan serinlik getiriyor iyi bilki dal kırmayan dalı incitmeyen rüzgar sana esenlik verir orta asyaya geldiğin zaman o güzel yemekleri denemeden gitme shan abi hanımı makbul e yöresel yemeklerden yaptırmıştı kendimi biraz halsiz hissediyordum masaya önce piti getirildi özbek mutfağının et ve sebze ile yapılan özellikle kış ayında türetilen bir yemek türüydü biz at eti yemiyoruz deyince makbul hatun beyim has kuzu etidir diyip arkasından ufak hamurları kızartarak ikram ettiği çak çak tatlısını ikram etti evet makbul hanım dedemin elini öperek muhterem dedem rüzgâr tersten esip dal kırdığı vakit biz göktekilere sığınırız birazdan tatlı faslı biter dert faslı başlar duanın olgunlaşma vaktidir bu diyip bizi bilge şamanın yanına götürdü buhurdanlık ve tütsüler hazırlanmıştı şaman Xian bu tütsü göğe yükseldikçe kırılan kol yeniden yerine oturur dua göğe yükseldikçe dallar yeniden olgunlaşır diyip davul çaldırdı kösler vuruldu şaman çadırında bilge şaman xian ocağı kızıştırıp kazanı kaynattıkça horda çorbası pişiyor çocuklar hoyda hoyda diyip göğe yükselen o dualar niyazlar sayesinde sıcak bir tas çorba içip gülümsüyorlardı
1000Kitap
Gelincik günü...
Akşamüstü kızıllığı ele geçirirken gökyüzünü, uzaklardan gelen bir rüzgâr, buğday başaklarıyla dans eder gibi oynuyordu son oyununu. Çok yağmur taşımış yorulmuştu bu sene. Bulutlardan hayaller birleştiriyordum, uçsuz bucaksız köyler kuruyordum kafamda. Karacadağ’ın hemen tepesinde, dağdan sıyrılmış maviliğiyle dolunayı gördüm o anda. Mavi bir aydı bu! İki, üç yılda bir gelirdi köye. Bu gece yine o masal var demekti bu! Keçileri hemen toparlayıp dedeme, köydeki adıyla Apê İsmet'e yetişmeliydim. Tüm köy dedemin evinde toplanacak masal dinlemeye geleceklerdi. En önde hemen dedemin yanında yer bulmalıydım. Ayda bir dedemde toplanır masallar dinlerdi tüm köy. Dolunay gecelerinde, dedemin evi diğer gecelere göre daha aydınlık olurdu. Yaşlılar ve çocuklar dama dizilir, kadınlar avluda otururdu. Dengbejler gelir, gece boyunca uzun uzun acılarını paylaştırırdı herkese. Herkes kendi payı kadar acısını alır geri dönerdi evine. Keçi çobanı olmamı da dedem istemişti. Keçi çobanı flütü yapmıştı bana hemen evin önündeki dut ağacının dalından. İyi üflüyor, keçileri sakinleştirir bu çocuk diyerek kandırmış babamı. Keçilerle olan anılarım biraz fazladır benim bunları size anlatmaya kalkarsam dedemin masalına yetişemeyebilirim. Bu yüzden keçileri köpeğim Tomi ile hemen toplayıp evin yolunu tuttuk hep beraber. Damın her tarafına gaz lambaları, lüküsler yerleştirilmiş, en güzel kıyafetlerini kuşanmış kadınlar avluya baharı taşımıştı. Damda ise köyün önde gelen adamları bayramlık şalvarlarını miğfer edasıyla kuşanmış, tütün kutularını sabahtan doldurmuştu. Bu gece çok derindi, tıpkı tarih gibi. ‘’Gelincik günü’’ masalını anlatacaktı, çünkü bana söz vermişti, mavi ay çıkınca onu anlatacaktı. Dedem hep sözünü tutardı ve bana ''Sen yerde kala ama sözün yerde kalmasın'' derdi. Herkes
Saat 22:22 ve ben seninle girdiğimiz iddayı kaybettim diye hiç üzülemedim.. Adını koymamıştık aslında ama ikinizin de isteyeceği şey en başından belliydi aslında.. “Bir kere sarılalım” yeter dediğinde yanılmadım ve şike yapmak yok desem de üzülmedim.. Sen klasik bir galatasaraylı ben pis bi fenerli nasıl güzel olurdu seninle birlikte derbi izlemek.. Dün yazarken yarım kalmıştı onun gibi öfkememi yenik düştüm yoksa vicdanımamı yenildim bende bilmiyorum. Hani derler ya naparsam yapayım elime yüzüme bulaştırıyorum diye. Öyle işte benimkide. Naparsam yapayım elime yüzüme bulaştırıyorum. Neye ağladığımı bende bilmiyorum suan. Yeniliyor oluşuma desem bu ilk kez olmuyor, Çaresizliğime desem elimden geleni yapıyorum, Zorunda bırakıldıklarım desem ona da alıştım sanırım, İçim çıkarcasına yakıp yıkıp gitmek istiyorum buralardan. Sustukça kendimi daha da tanıyamaz hale geliyorum. Bu sadece ona kestiğim bir hesap değil en başından beri biliyorum. Onunla birlikte kendime de en ağır hesabı kesiyorum ve sonra durup düşününce elim avucum bomboş kalıyorum. Yetmez gibi oturup birde halimize ağlıyorum işte. Haksız olduğumu kabul ettiğim zamanlar pek nadirdir aslında. Öyle zamanlarda ettiğimi düşünmek istemem pek. Kaçarım. Bu benim kendimle yüzleşmek istemeyişimden sanırım. Korkarım çünkü. Neyden dersen de kaybetmekten derim. Şimdi dönüp madem kaybetmekten korkuyorsun neden haksız olacağın şeyler yapıyorsun diyeceksin biliyorum. İşte orda her şey kapkara. Bunu kendime bile acıklayamıyorken sana açıklamam pek mümkün değil gibi. Sanırım bu benim en büyük eksikliğim.. Canım yandığında susup bir köşede kaldığım çok zamanlar oldu. Kimse canın yanıyor mu sende bir kalp taşıyorsun demedi sesim hep kısıktı. Güçlü olmak zorunda kaldığım zamanlarda burnumu hiç indirmezdim. Beni acıtanın canı
Bölüm olamayacak kadar kısa 1
İlk defa bakıştık... Onun ki kısa sürmüştü. Sanki sadece karşıdan karşıya geçerken arabaları kontrol eder gibi. Kısacık bakıp çekmişti gözlerini ve önüne dönmüştü... Benim ki ise uzun sürmüştü. O baktıktan ve döndükten sonra ben bakmayı bırakamamıştım. Hayatımda gördüğüm en güzel şeye, hayatımda hiç bakmadığım bir bakışla bakıyordum. Hislerim gitmişti sanki. Sadece biraz değişik bir heyecan içimden yavaş yavaş yükselen ve tam olarak bilmediğim o kıpır kıpır şeye dönüşüyordu. O hayatımda gördüğüm en güzel şeydi. Ve ben sadece saatlerce hatta günlerce onu izlemek istiyordum. İnce yapılı omuzları daracıktı. Hafif altın sarısından solgun tek örgü saçları... Kar beyazı cildi... Ve bana tekrar dönmeyen o mavi yeşil karışımı gözleri... Sadece 4 sıra arkasında iken, yüzünü bazen arkadaşına döndüğünde sadece ucundan görebilmek için bakışlarımı ayıramıyordum. Kafamdaki tüm düşünceler uçmuştu. Okulun ilk günü yeni sınıfımda yaşadığım bu şok muhtemelen son nefesime kadar sürecek... Arkadaşlarım bana seslenince dönüp onlara rastgele otomatik cevaplar verdim. Aklımı bırak cesedim dışında hiçbir şeyim o an o sırada değildi... Yana dönüp arkadaşına gülüşü... Onu gördüğümde yaşadığım hissi ve duyguyu hâlâ tarif edemiyorum... Sevgiyi biliyorum beğenme yada ne bileyim ona benzer şeyleri, ama bunlar ile izah edilemez bir duyguydu bu. Hatta aşk bile tanım için yetersiz kalıyor, bu duygu bütün benliğimde yankilanirken hiçbir sözlükte adını bulamıyordum... Şimdi düşününce belki vecd veya cezbe hali diyebilirim... Öyle bir şey işte... Her hareketi kıpırdanması bile bende bilmediğim çeşitli duygu ve düşünceler uyandırıyordu. Bir ara sırf dönsün diye birşeyler firlatmayi bile düşündüm. Kendimi zorlukla tutuyordum. O ilk anı öldükten sonrada unutmayacağıma eminim... Zorlukla kendimi