“Mektuplar dinledim radyoda.
Sürgünlerden mektupları. sürgünlere mektupları. Dediler: İyiyiz, hepimiz iyi. Babam nasıl? Eskisi gibi seviyor mu dua etmesini. çocukları. toprağı, zeytin ağaçlarını.” Sürgünden Mektup, Mahmut Derviş
Alıntı
Tesettürlü kızlar anladı ya çok uzatmaya gerek yok :))
Cuma günü Karabük ve Bartın'a yolculuk yaptım ve burda da paylaştım ilk safranbolu yörük köyüne gittiğimizde ben Karadeniz kızlarının taktığı puşiyi alıp taktım ve eve gelene kadar çıkarmadım çünkü çok hoşuma gitmişti dönüşte arkadaşlarım bana mavi yeter çıkar şunu başın ağrımadımı, sıkmıyor mu falan dediler ama hani ben puşinin varlığını hissetmiyorum bile ben bunu dediğimde bizim başımız ağrıdı falan senin nasıl ağrımıyor dediler bende 24 saattir eşarp takıyorum ya hani alışkanlık hissetmiyorum dedim garipsediler yani neyi garipsediler anlamadım ben 24 saat eşarp takabiliyorken siz bir bandana mı takamadınız asıl? (Perşembe gece 2 de yola çıkıp cuma gece 1de döndüm arkadaşlar 23 saat sürmüş çok sıcaktı ve adam puşi dedi bandana için başka adı varsa bilmiyorum.)
Reklam
'Uzak' dediler... Güldüm! Şimdi dağlar mı büyüdü, Yoksa ben mi küçüldüm? • İsmet Alp Önsöz
Alıntı
Bir Seri Nasıl Yanlış Ellerde Heba Edilir...
Akılçelen Yayınları aradan geçen yılların sonunda Fırtınaışığı Arşivi serisinin 5.kitabının baskıya girdiğini paylaştı (2025 yılında çıkartacağız demişlerdi). Malesef Brandon Sanderson gibi popüler ve iyi kitaplar yazan bir yazarın kitapları bu yayınevinin elinde heba oldu. Her kitabı çıktığı zaman satın aldım ve 5 kitabın nerdeyse hepsi yayınevinin kararsızlığı, tutarsızlığı yüzünden 2.resimdeki gibi gözüküyor. Evet anlaşılmasalar da 2.resimdeki kitapların hepsi aynı seriye ait. İlk iki kitabı büyük ansiklopedi gibi basmışlardı. Çok ağırlardı doğru ama serinin diğer kitaplarını o kadar kötü bastılar ki, aralarından favorim ilk iki kitabın baskıları. 3.kitap Oathbringer' ın çevrilmesi yıllar aldı. Öyle ki en sonunda kitabı 1 değil 2 değil tam olarak 7 kişi çevirdi! Bir yayınevi düşünün ki 7 çevirmene çevirtiyor kitabı. 3.kitanın baskı kalitesine gelirsek, yayınevinevi boyutu küçülttü, kağıt gramajını azalttı ve puntoları ufak karınca yazısı gibi bastı. Çıktığı dönemde bu kitabı büyüteçle okuyun diye dalgasını çok geçtik. Aradan zaman geçti ve yayınevi yine karar değiştirip 3.kitabı ikiye bölerek 3.kitap cilt 1, 3.kitap cit 2 olarak satmaya karar verdi. Hatta kapakları da değişti. Bir önceki (bende olan resimdeki baskı) baskının rezaletini düzeltmek için iade kabul edip yeni baskıyla değiştirebiliriz kitaplarınızı dediler. 4.kitap Savaş Ritmi' ne gelirsek. Resimdeki gibi ilk günden yine kapakları değiştirilerek (ilk üç kitabın ilk baskısından farklı, 3.kitabın yeni baskıları ile aynı stilde yeni kapaklar ile) bastılar. Yayınevi hem daha fazla para kazanmak istediği hem de uzun kitaplarla başa çıkamadığından olsa gerek 4.kitabı da 2 cilde bölerek sattı. Daha sonra 2 ve 3.kitabı da yeni baskıda değiştirip bu şekilde 2 cilde böldüler ve kapakları berbat gözükse de
Duygu ve Düşünce
Ben kendimi bulamadım
Oku dediler, okuyamadım, Ben kendimi bulamadım. Bir hallaçta bin olmuşum, Ben birini göremedim. Ya İlahi, ya İlahi, Duyan seste bulamadım. Oldum kurşun, kara toprak, Ben kendimi göremedim. Çaldılar sevdalar izinde, Ölüm var ayak sesinde. Bir nazlı yâr olamadım, Ben kendimi bulamadım. Ölü hüküm kara yazı, Bende umut sararmıştı. Bir ilahinin narası, Ben kendimi bulamadım. Varsa günahım affeyle, Kaldım toprak, şâh eyle. Ölüm ahirete kalsın, Bu dünyayı bağ eyle. İki yanımda iki toprak, Kaderdir ufka varmak. İnsanoğlu nedir, bulmak? Ben kendimi bulamadım.
Şiir
Geç oldu ama anladım. Bir gün ellerimi kafamın arkasında birleştirmiş odamın tavanına bakarken anladım. Günü gelince kanser edecek insanlara şifa olmak manasızmış... Sonra sorana da söylemez oldum. Koca bir "hiçbir şey" taktım dudaklarıma. Kaçtım sokaklar boyu. Aynalar gördü bir tek gözyaşlarımı. Kendi yanaklarıma ancak kendi parmaklarım uzanabildi. "Sen çok güçlüsün," demişti zamanında. Bir kerecik olsun inanmak istedim. Dışarıdan öyle mi gözüküyordum? Bilmiyorum... Sonra kursağımda kalan laflar şişti, kendini belli etti. Adına tiroid dediler. Stres dediler. Sıkıntı dediler. Ağlama dediler. Bugün her gözlerim dolduğunda ne yapacağımı bilmiyorum. "Yine hasta olacaksın, sus artık," diyorum. Sonra elimi boğazıma götürüp daha çok ağlıyorum. Sonra kan görüyorum; Babamın burnundan gelen kanları... Beyaz zeminde yayılıyor. "Kanser olmuş, kanser hastası, 1. evre, dikkat etsin, ihmal eder..." "Çocuk o, neyi kafaya takmış? 14 yaşında, kesin ameliyat..." diye fısıldıyor birisi iki taraftan. Sonra ak saçlı bir teyze görüyorum; "Ben yıllardır kemoterapi alıyorum," diyor. Konuşmalar işitiyorum. Ellerim terliyor. Telefonlar çalıyor.
Reklam
Reklam