Orta Anadolu’nun kadim geleneklerinden biridir "Yılkılık". Köylüler ve çiftçiler, yıllarca her türlü işlerinde kullandıkları, ekmeklerini paylaştıkları atlar yaşlanıp güçten düştüğünde onları "yılkılığa" ayırırlar.
Bir atın yılkılığa ayrılması, aslında onun gözden çıkarılması demektir. Sahibi artık o atı beslemek ya da ahırında barındırmak istemez. Akşam vakti sürü içeri alınırken, o yorgun atın yüzüne kapılar sertçe kapatılır. At, kapıyı tekmelese de, gitmemek için dirense de çaresizdir; tek başına vahşi doğanın kucağına, çetin şartlara terk edilir. Sahibi içinden, "Eğer bu kışa dayanır, hayatta kalmayı başarırsa baharda onu geri alır, işlerimde yine kullanırım" diye geçirir.
Fakat o uzun ve dondurucu kış şartlarında vahşi hayvanlara karşı yaşam savaşı veren Yılkı Atı, bu süreçte daha da güçlenir. Uçsuz bucaksız dağların ve alabildiğine mavi gökyüzünün altında, aslında ne kadar özgürce koşabileceğini fark eder. Çektiği acılar onu ya öldürecektir ya da eskisinden çok daha güçlü kılacaktır.
Her birimiz kendi bozkırında bir yılkı atıdır aslında: Kimimiz çok erken yaşlarda, kimimiz hayatın orta yerinde kendi mücadelemizle baş başa bırakılıyoruz. Bir şekilde hayata atılıyor, kapılar yüzümüze kapandığında ayakta kalmayı öğreniyoruz.
Yılmak yok, yıkılmak yok. Rabbim hepimizi iyi insanlarla karşılaştırsın ve verdiği her haklı mücadeleden galip çıkarsın.
Ayşe Keleş