Zülfü Livaneli’nin Kaplanın Sırtındasını bitirdim. Aklımda hâlâ II. Abdülhamid’in o sessiz, içe kapanık hâli var. Kitap aslında tam anlamıyla bir “iç hesaplaşma” romanı. Tahttan indirilen bir padişahın sadece saraylardan sürülüşü değil, kendi vicdanında da nasıl yalnızlaştığını anlatıyor.
Roman iki bölümden oluşuyor. İlkinde sürgün yıllarını okuyoruz, yani Abdülhamid’in Selanik’teki Alatini Köşkü’nde yaşadığı yalnızlığı. İkinci bölümdeyse padişahın özel doktoru Atıf Hüseyin’in gözünden geçmişe dönüşler başlıyor. O kadar sade ama etkili bir dil var ki, ne tarih dersi gibi sıkıyor, ne de yüzeysel kalıyor.
Livaneli burada bence çok zor bir şeyi başarıyor: Tarihsel bir figürü ne yüceltiyor ne yeriyor. Yani ne kahraman yapıyor, ne de şeytan. Sadece, insan olarak gösteriyor. Ve işin tuhafı, sen okurken istemsizce empati kuruyorsun. Gücün, yalnızlığın ve korkunun nasıl iç içe geçtiğini görüyorsun.
En çok da şu çarpıyor beni: Abdülhamid marangozluk yaparken, müzik dinlerken, bir yandan geçmişin yüküyle eziliyor. İktidarda kim varsa bir gün yalnız kalıyor ya, işte onu tüm çıplaklığıyla hissediyorsun.
Eğer yakın tarihe, özellikle de Osmanlı’nın son dönemine azıcık merakın varsa, bu kitap seni içine çeker. Ama tarih sevmesen bile, bir insanın iç dünyasını anlamak istiyorsan yine oku derim. Çünkü bazen bir taht, bir kafese dönüşebiliyor.