Ne kadar basit dimi, "5 6 kadın cinayeti!"
Günde 5-6 kadın cinayetinin işlendiği bir tabloda, artık kimse bunun yalnızca bireysel sapmaların toplamı olduğunu iddia edemez. Bu tek tek olayların ötesinde, insanın düşünce dünyasının, değer ölçülerinin ve hayat tasavvurunun sistemli biçimde aşınmasının acı bir neticesi. İnsan, küçük yaşlardan itibaren neyle beslenirse onunla şekillenir. İlk eğitimden başlayarak verilen her içerik, sadece bilgi değil, aynı zamanda hayatın anlamını da inşa eder. Eğer bu inşa, ahiret bilincinden kopuk, hesabı ve sorumluluğu dışlayan, insanı yalnızca dünyevi başarı ve haz eksenine sıkıştıran bir anlayış üzerine kurulursa; ortaya çıkan zihniyet, sınır tanıma duygusunu zamanla kaybeder. Sınırın kaybolduğu yerde ise hak, hukuk ve emanet bilinci yok olur. Bu kırılmayı besleyen insanın zihnini şekillendiren otorite merkezleridir. Allah’ın indirdiği ölçülerden bağımsız şekilde hüküm koyan her beşeri sistemin sahte ilahları insanın referans noktasını parçalar. Böyle bir düzende insan, mutlak hakikati sabit bir vahiyde değil, değişken beşeri kanaatlerde aramaya başlar. Helal-haram, doğru-yanlış, adalet-zulüm çizgileri netliğini kaybeder ve yerini sahte ilahların göreceli ve keyfi ölçüleri alır. Bu da insanın kendisini merkeze koymasına, yani fiilen kendi nefsini mutlak otorite haline getirmesine kapı aralar. Kul, sistem, ideoloji azgın bir tağut olur. Medya, yayın dünyası ve kültürel üretim ise bu zihniyetin yaygınlaşmasında güçlü bir rol oynar. Sürekli tekrar edilen şiddet filmleri, sorumsuz ve carkıp ilişki biçimleri ve aileyi zayıflatan filmler toplumun hassasayetini yerle bir etti. İnsan, maruz kaldığını normalleştirdikçe, anormal olan sıradanlaşti. sıradanlaşan şey ise artık tepki üretmez hale geldi. Cezaya dayalı mevcut düzen, suçu kökten önleyen bir caydırıcılık üretmeken
Gölgelerin Uzunluğu: Evlat Olmanın Görünmeyen Ağırlığı
​Anne ve baba olmak, hayatın en büyük sorumluluklarından biri kabul edilir. Bir cana hayat vermek, onu korumak, kollamak ve geleceğe hazırlamak kuşkusuz büyük bir emek ve fedakarlık gerektirir. Ancak, "evlat olmak" çoğu zaman bu denklemin en az konuşulan ama iç dünyası en karmaşık olan tarafıdır. ​Anne ve baba, bir karakter inşa eden "mimarlar" ise; evlat, o binanın içinde yaşamaya çalışan, mimarisini kendi seçmediği odalarda kendi yolunu bulmaya çalışan "sakin"dir. ​Beklentilerin Ağırlığı ​Bir evlat, doğduğu andan itibaren üzerine yüklenen hayallerin ve beklentilerin ağırlığıyla tanışır. Ebeveynlerin kendi yarım kalan hedefleri, gerçekleştiremedikleri hayalleri ya da hayata dair korkuları, bir "miras" gibi evladın omuzlarına bırakılır. ​Evlat, bir yandan anne ve babasının değer yargılarıyla şekillenirken, diğer yandan "ben kimim?" sorusuna kendi cevabını aramak zorundadır. Bu, bazen ebeveynin arzularıyla kendi arzuları arasında kalmak, sadakat ile özgürlük arasında sıkışıp kalmaktır. Ebeveyn sevgisinin "koşulsuz" olması beklenir ancak evlat olmak, çoğu zaman bu sevgiyi "hak etme" veya beklentilere göre şekillenme baskısını da beraberinde getirir. ​Kırılgan Bir Köprü ​Evlat olmak, geçmiş ile gelecek arasında duran bir köprü olmaktır. Ebeveynlerin hatalarını, travmalarını veya öğretilerini taşırken, bir yandan da onları kendi zihninde temize çekmeye çalışır. Bir çocuğun kendi ebeveyninin "insan" olduğunu, onun da hatalar yapabileceğini fark ettiği an, çocukluğun bittiği ve gerçek sorumluluğun başladığı andır. ​Ebeveynlerin yaşlanmasıyla birlikte evlat, bu kez rol değiştiren bir rehber, bir koruyucu ve bir vicdan bekçisi haline gelir. Artık korunma sırası ona geçmiştir; bu, sevginin en ağır ama en olgunlaşmış halidir. ​Neden Daha Zor? ​Anne ve baba olmak bir "seçim"
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Kaybolmak
Karaladığım birkaç yazıyı ileti yoluyla sizinle paylaşmak istedim. Acı üzerine yazılan bazı kitapları ya da filmleri düşünelim. Genellikle aşk üzerine yazılmıştırlar. Belki de birinin kaybı üzerine. Fakat bence en büyük acı, ’kendini kaybetmektir.’ Kendini bazı şeylerin içinde yok olmuş gibi hissetmek; kendini, kendinin içinde kaybetmek; yapmayacağın hataları tekrar tekrar yaparken bulmak. En acısı, bu yaptığın hataların sana değil, başkalarına zarar vermesidir. Bence en büyük acı budur. Kendi evinde ruh gibi dolaşmak, kimseye acından, yaşadığın duygu girdabından çıkamadığını anlatamamak, saatlerini bomboş duvara bakarak geçirmek… İnsan önce kendini bulmalı, aramalı ve sevmeli. Değer verme hususunda önce kendine yer ayırmalı. Herkesin ’kendisi’ farklıdır. Biz birini mükemmel görürken, o bilmediğimiz bataklıkta batıyor ve yardım istiyor olabilir. Bazen etrafınıza gülücük saçan herkes ölebilir. Ölmesi kolaydır zaten; kararır, içi yorulur, tükenir. Peki, canlanması? Tekrar içinin bahar olması için bir ömür gerekir. Söylenen bir kelime bile kalbi bin parçaya bölebilir. Bir zaman sonra düzeldim sanarsınız, fakat gerçek bu değildir. Hiçbir zaman eskisi gibi tam sen olmazsın; hep bir parçan eksik kalır. O parça ’güvendir.’ Kırılıp geri gelmeyecek en güzel ve zor duygu güvendir. Seni kıranı ömrün boyunca seversin de, bu kalp bin parçaya ayrıldıktan sonra sevdiğine güvenemezsin. Güvendiğin için kendini suçlarsın. En sonunda onu değil, kendini kaybedersin. Kendini kaybetmenin derinliğinde boğulan bizler, aslında hiç var olmamışız gibi hissederiz ve en büyük gerçek budur: İnsan bazen eksikleriyle yaşamak zorunda kalmaz mı?
Hayata Dair
Sagopa Vasiyet Etkili
Bazı insanlar hayatı kazanarak büyümez; kaybederek olgunlaşır. Her düşüş, insanın üzerine biraz daha toz, biraz daha sessizlik bırakır. Ama zaman geçtikçe anlarız ki mesele hiç yere düşmemek değil, her seferinde ayağa kalkacak cesareti bulmaktır. Çünkü insanı büyüten zaferler değil, kalkmayı öğrendiği yenilgilerdir. Belki de bu yüzden bazı yüzler yıllandıkça şarap gibi değer kazanır; acıları sakladıkları için değil, onlarla yaşamayı öğrendikleri için.
Alıntı
Elektronik teknolojisi diplomamı cebime koyduğumda, dünyayı değiştirecek devreler tasarlayacağımı, masabaşında mühendislik yapacağımı sanıyordum. Ama kendimi, bana sadece getir-götür işleri yaptıran, tak-çıkar rutinleriyle ömür törpüleyen o küçük, basık elektronik atölyesinde buldum. İlk günler dükkandaki o havaya aldanmıştım. Herkes gülüyor, çay içiyor, birbirinin hatırını soruyordu. Dışarıdan baksan huzurlu, birbirine bağlı bir aile işletmesi... Ama tezgâhların altına gizlenmiş sinsi bir çark vardı orada. Kimse bana işi öğretmek istemiyordu. Bir gün Remzi’nin yanına yaklaşıp işin detayını sorduğumda, yüzüme o çok övündüğü "dürüst, dobra" maskesiyle gülümseyip lafı geçiştirdi. Sonra arkamı döndüğümde, Begüm’le göz göze gelip fısıldaştıklarını gördüm. Orada anladım; yeni gelene bir şey öğretmek, kendi yerlerinin doldurulabilir olduğunu patrona kanıtlamaktı. Bu yüzden onlar için en güvenli liman, benim arkamdan "Kafası basmıyor, çok yavaş, işi bilmiyor" algısını ilmek ilmek işlemekti. Herkes bir roldeydi. Remzi dürüstlük satıp arkadan kuyu kazar; Begüm menfaati için herkesi satmaya hazır, elit kesime özenip kasım kasım kasılırdı. Emre ise özünde iyi çocuktu ama çevresinin müptelasıydı; dikkat çekmek için gelirinden fazla harcar, özentilik yapardı. Oysa ben şunu biliyordum: Bir erkeği karizmatik kılan üzerindeki etiket değil; başarısı, çabası ve yarattığı maddi güçtür. Baki ise tüm bu tiplerin arasında rengini belli etmeyen, nabza göre şerbet veren bir gölge gibiydi. İşte bu maskeli tiyatronun ortasında, bir aydır boş duran o tezgâha bir gün biri oturdu: Avrupalı Abla. Girişi bile olaydı. Atölyedekiler arkasından "Çok kibirli, çok soğuk, kimseyle muhatap olmuyor" diye fısıldaşırdı. Gerçekten de içeri girdi, kimsenin yüzüne bakmadan köşesine geçti ve o sesi başlattı.
(Fazlaca olüm ve olumsuzluk içerir )
İnsan onuru, gururu ve şerefi için yaşamıyorsa ya da yaşarken başkasının onurunu, gururunu ve şerefini zedeliyorsa baştaki kelime artık geçersizdir. En tahammül edemediğim tipler bunlar. Kendisinde bunların varlığı yok diye başkalarında da yok sanıyor. Bu büyük bir hata. Normal ilişkilerde ya başlatmıyorsun ya da anında silebiliyorsun. Ama sevdiğin insanla ilişkinin ortasındayken bu tarz olaylar yaşandığında anında silsen de aptal sevgi var. Mantıksal olarak kapı önüne koyarken sonra koyan sen değilmişsin gibi ağlayabiliyorsun. 😅😅🤦‍♀️ Ya da onun yüzüne nefret kusarken ve değersiz davranırken sevgini gizlemek zorunda kalıyorsun. Bilmiyorum ama özsaygımı zedeleyen insanlara küçükken de sınır çizip direkt silerdim. Bunu da çoğunlukla çocuklar değil büyükler yapardı. Çoğu insanı severken silmiş biri olarak acı vericiydi ama bilmiyorum madem aile ya da dost vs. o zaman o değerli konumları hak edecek olmalıydılar. Düşman gibi davranıp dostluk beklemeyecek gururları ve şerefleri olsundu değil mi? Ortada sevgi varsa içinde olumsuzluğun hiçbir türünü kabul etmiyorum. Evet tartışılır ya da zıtlıklar olabilir ama bunun da saygı versiyonu mevcut. Yapıcı versiyonu mevcut, sakin ve normal üslup versiyonu mevcut. Eee sadece onlara değil de bana mı vardı? Sildiğim insanlar arasında çekirdek ailem de var. Zorundalıktan bazen bir aradayız ama yan yana oturmak bir yakınlık değil ki, mesela otobüste de yabancı bir insanın yanında oturuyoruz? Okula başlarken de öyle. Hayatımda olmaları kopmadığımız anlamına gelmiyor. Bir ara bunu düşündüm, sonradan aileme katılanları o tarz davranışlarında anında silerken ailemi de silmiştim. Hem de o zorundalıktan ötürü maalesef defalarca olmuştu, hiçbiri birinci de sınırlı kalmamıştı. Bu da kendimde olan teorileri destekleyen bir şeydi. Çünkü bazen o