"Önemsiz insanların senin değerini belirlemesine izin verirsen, onların sınırlı hayal gücünün üzerine asla çıkamazsın..."
Yedi sayısı özellikle gnostic karakterli Yuhanna’nın Vahyi’nde de sıkça tekrar edilir. Zira onun vahyinde, Asya’daki yedi kilise, yedi yıldız ve yedi altın şamdan, Allah’ın yedi ruhu, yedi mühür, yedi melek ve yedi borazan, yedi başlı, yedi taçlı ejder ve yedi tas gibi tüm apokaliptik vizyonlar tümüyle yedi sayısı üzerine kurgulanmıştır. ​Yedi ve yetmiş, Kur’an ve Hadislerde de sık kullanılmıştır. Nitekim, yedi sayısı sadece Kur’an’da tam yirmi iki kez zikredilmiş; yetmiş sayısına ise, üç ayette yer verilmiştir. Bu iki sayının Kur’an’da zikredildikleri bağlamlar incelendiğinde, bunların bir kısmında bizzat yedi sayısının kastedildiği, bir kısmında da kelimenin kesretten kinaye olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Söz gelimi, hacda kurban kesmeye gücü yetmeyenlerin kaç gün oruç tutmaları gerektiğini beyan sadedinde zikredilen yedi sayısı, reel anlamda sayısal bir değer ifade etmektedir.^{554} Hz. Musa'nın Allah'tan af dilemek maksadıyla kavminden seçmiş olduğu insanların sayısını bildirmek için kullanılan yetmiş sayısı da aynı şekildedir.Buna karşın, Allah yolunda harcamada bulunanların durumunun kendisinde yedi başak bulunan bir buğday tohumuna benzetildiği ayetteki sayı, kesret/çokluk ifade etmektedir.Keza, Tevbe 9/80. ayette münafıkların asla bağışlanmayacaklarına yönelik bir vurgu bağlamında kullanılan yetmiş sayısı da yine aynı anlam içeriğine sahiptir. Bazılarının bu sayıda keramet aradıklarına işaret eden Şevkânî (ö. 1250/1834)'nin anılan ayetle ilgili yorumu şöyledir: "Burada, Hz. Peygamber'in yetmişten fazla istiğfar etmesi hâlinde Allah'ın onları bağışlayacağı şeklinde bir anlam kastedilmemektedir. Bu sayıyı kullanmaktaki maksat, Allah'ın onları kesinlikle bağışlamayacağına yönelik aşırı bir vurgu yapmaktır. Zira Araplar, bir şeyi çoğaltmak/abartmak
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Mağribi'nin ihmalkarlığı ve uyuşukluğu hakkında konuştuk; onu diğerlerinden ayıran özellik yarına dair kaygısızlığıdır; kısacası, her zaman onun kaderciliğinden bahsedilir. Bize göre, böyle bir görüş aslında temel bir güvenliğe ve kesinliğe dayanan bir yaşam tarzının olumsuz, ikincil yönüne odaklanmaktan ibarettir: Sürekliliği bireyin bütüncül bağlılığıyla kabul gören ve değer kazanan bir geçmişin ve şimdinin mirasçısı istikrarlı bir dünyada insan kendini keşfeder.
Sayfa 129 - Köylerde Gündelik Hayat·Kitabı okudu
Antropoloji
PARAKUTÂ' "Paranın Romanı"
Salih Mirzabeyoğlu‘nun 1997 yılında yayınlanan eseri… Eserin önsözünden isminin izâhı: "Eserin adı “Parakutâ’”… Alt başlığı, “Para’nın Romanı”… İlk elde belirtmemiz gereken, para’nın “parça” anlamına, “kutâ’”nın da “düş yormak, rüyâ tâbir etmek” anlamına gelmesi… Hayatın bir yönü iktisadî ve onun da bir unsuru para… Anlaşılıyor ki “Parakutâ’”, eserin muhtevasına uygun bir icadedilmiş kelime, bir isim; ve “iflâk” kelimesinin lûgatta, “şiir okurken fesâhat üzerine olmak” ve “kelime icadetme” mânâlarına gelişini belirterek bildirelim ki, bizzat bu icad keyfiyeti de, eserin yazılış vesileleri ve tedaîleri sırasında -göreceğiniz üzere- yerini alıyor… Paranın romanı!.." [*] Aslında eserin ismi ve bu isimdeki “düş yormak, rüyâ tâbir etmek” mânâsı, tâ Üstad‘ın çocukluğundan geliyor. Necib Fazıl, eski harflerle yeni yeni okumayı sökmüş ve evlerindeki “ağır” bir kitabı okumaya hevesli. Soruyor: Parakoti nerede? Ev halkı kahkahadan yıkılıyor. “O” diyorlar, “parakoti değil, para kuvveti”… Eski harfleri bilenler, “para kuvveti”nin nasıl “parakoti” diye okunabildiğini kolayca anlayacaklardır… Diğer taraftan, Üstad bir görüşmede bu çocukluk hatırasını Mirzabeyoğlu‘na anlatıyor. Sebebi yok, öylesine, sanki mizahî bir şeymiş gibi… Herkesin hoş ve boş bir lâkırdı, sıradan bir muhabbet gibi geçiştireceği bu vak'a, Mirzabeyoğlu‘nun kafasına takılıyor. Zaman zaman aklına gelip gelip gidiyor. Ve yıllar sonra, bir büyüğün, kapısına büyük diye gidilen birinin boş söz söylemeyeceği, ilk bakışta ne kadar anlamsızmış gibi görünürse görünsün, yalnız “hikmete bağlı ve hikmet için” konuşacağı ve bunların, tıpkı rüyâlarımız gibi tevil ve tâbir istediği idrakıyla, “Parakutâ’ – Paranın Romanı” doğuyor. __Her ne kadar roman diye de okunabilirse de, eser bir fikrî eser… İktisat,
PARAKUTÂ -Para’nın Romanı- , 13 Mayıs 2012, Çarpıcı Kitap·Kitabı okuyor
Deneme, İnceleme
İnsan, yaşamıyla ilgili olarak çoğunluğun tercihlerini örnek alma zorunluluğunu hissetmemeli, aklı temel almalı, akla karşı duran kalabalıktan kendini kurtarmalıdır, Kendi içine çekilip yaşamı felsefe yoluyla düşünmeye başlayan insan, çoğunluğun, yeryüzüne özgü, aslinda hiçbir değeri olmayan birçok gereksiz șeye değer verdiğini, bu yüzden onlardaki dışsal unsurlara dayanan mutluluk görüntüsünün sahte ve geçici olduğunu anlayacaktır.
Thomas Hobbes
"Para, bir toplumun kanıdır. Şimdiki zamanda tüketilmeyip gelecekte tüketilmek üzere saklanan bütün malların, insanların bir yerden başka bir yere hareketini engellemeyecek ölçüde taşınması kolay ve eşit değerde bir şeye indirgendiğini düşünüyorum; o amaçla ki insan, nerede olursa olsun, o yerde bulunan tüketim maddelerini böylece edinebilsin. Bu, altın ve gümüşten başka bir şey olmayan paradır. Çünkü altın ve gümüş, dünyanın bütün ülkelerinde değer verilen şeyler olmakla, ülkeler arasında bütün diğer malların değerinin uygun bir ölçüsüdür; para ise, bir devletin egemeni tarafından hangi madde üzerine basılırsa basılsın, o devletin uyrukları arasında bütün diğer malların değerinin yeterli bir ölçüsüdür. Bu ölçülerin yardımıyla, taşınabilir veya taşınmaz bütün mallar, insanın mutat ikamet yerinin içinde ve dışında, insanın bulunduğu her yere onun yanı sıra giderler; ve bu ölçüler, toplumun her kesimini besleyerek dolaşıp dururlar; öyle ki bu, adeta, toplumun kan dolaşımı gibidir: çünkü doğal kan da, benzer şekilde, yeryüzünün meyvelerinden oluşur; ve dolaşıp durarak, insan vücudunun her bir organını besler. Gümüş ve altın, değerlerini, maddenin kendisinden aldıkları için; bunlar şu özelliğe sahiptirler ki onların değeri, bir veya birkaç devletin gücüyle değiştirilemez; çünkü onlar, bütün yerlerdeki malların ortak ölçüsüdürler. Fakat düşük paranın değeri kolayca arttırılabilir veya azaltılabilir. İkinci olarak, gümüş ve altın, gerekli olduğunda, devletlerin hareket edip kollarını yabancı ülkelere uzatabilmesini sağlarlar: ve, sadece seyahat eden bireysel uyrukların değil, bütün orduların erzakını vermeye yararlar. Fakat, üzerine basıldığı maddesi için değil, sadece üzerindeki damga için değer taşıyan para, hava değişimine tahammül edemediği için, sadece yurt içinde
Felsefe