Deniz

Çocuk
Her yeni güne başlarken, sabah kalktığımda yapacaklarım bellidir. Bana verilen kılavuzda yazanları harfiyen yerine getiririm. Yatağımı nasıl toplayacağım, pijamalarımı nereye kaldırcağım, kahvaltım, tüm gündelik işlerim bellidir. Çünkü ben başka türlü yaşayamam. O kadar şaşkınım ki dünyaya karşı, annem artık baş edemedi benimle. Odamdan çıkabilmemin tek yolu neler yapacağımdan tam olarak emin olmam. Bana bir yaşama kılavuzu oluşturdu. Böylece şu dünyada bir nebze huzur bulabildim. Bir nebze diyorum, çünkü ben iflah olmaz bir huzursuzum. Hayatımın amacını ararken, bir gün dehşetle farkettim ki benim amacım kendime huzursuzluk kaynakları bulmak. Önümde huzur bulmam için hep bir hedef, elde edilmesi gereken bir nesne ya da durum olur. Onu elde etsem bir süre sonra bir yenisi çıkar. Ben de artık kabullendim. Ben huzursuzum bu dünyada. Ama buna artık ne yapacağımı iyice bilemeyişim eklenince çekilmez bir hal aldım. Ve işte yeni geçici huzur kaynağım; yaşam kılavuzum. Bu kılavuz yeni sorunları da beraberinde getirdi elbette. Ya bir gün bir şeyler ters giderse? Örneğin yüzümü yıkamam gereken saatte sular kesiliverirse? Ya da kahvaltıya indiğimde çayım henüz fincanımda değilse? Kitap okuyacağım sırada elim boşta kalırsa ya? Her gün uykuya dalma sürem uzadı. Başıma gelebilecek binlerce tersliği düşünmekten zar zor uyuyabiliyordum. Sonra annemi darlamaya başladım. Her gün yeni bir ihtimalle çıkıyordum karşısına. En sonunda bana bir de acil durum kılavuzu hazırlamak zorunda kaldı. Her bulduğum aksaklık ihtimali için alternatif bir hareket buluyordu. Kılavuzum gittikçe kabarıyordu. Olası durumlara kendimi hazırlamak için de okuyordum sürekli. Ama o kadar kalınlaştı ki, bir gün kılavuzumun beni ve tüm odamı yutacağı hissine kapıldım. Al sana yeni endişe kaynağı. Bir gün eve
Hikaye-Öykü
Reklam
Yılbaşı ağacına bir süs iliştirirsin umarsızca Olsa da olur olmasa da Geleneklere bağlı göçebe! İlk kar düşmüştür oralara da Çok olmuştur soğuktan şikayet etmeye başlayalı Yokuşlar daha bir zordur hem soğukta Umut önemli sahip çık ona  Yine yağmur yağar toprağa Güneş kavurur, yaprak düşer Bir yerlerde büyürken aşk ağaçları, sen yenisini dikersin uzak bir diyara ya da yanıbaşına Öldürürsün bir sevgiyi düşünceli bir bencil gibi belki, yenisi gelir nasılsa Ve uzatmalar oynanırken daha çok şey anlarsın Çaresizsin aslında, ayak uydurursun gidişata Şanslıysan bir iz bırakırsın Ama sende hep kendi izlerin kalsın Ben senim aslında, herkesim Bir kelime, bir bakış, bir renk, bir notayım Ve bu da bir can sıkıntısı, yazının icat edildiği zamanlardan Sabrın sınıra ulaştığı anlardan Daha özgür çağlardan
Bu trene kendi isteğimle bindim. Yani yolun sonunda katılmam gereken bir toplantı, gitmek zorunda olduğum bir düğün ya da özlediğim birisi yoktu. Ardımdan el sallayan, beni yolcu etmeye gelen, tren hareket ederken bir süre pencerenin dibinden yürüyen birileri de olmadı. Sabah uyandığımda kararımı vermiştim. Rüyamda mı oldu acaba bu? Her neyse. Kalkıp hep havalı bulduğum şeyi yapmak üzere yola çıktım. Tren garına gidip uzun sürecek ilk yolculuk için bir bilet aldım. Uçak bileti almak daha havalı olabilirdi tabii ama böylesi bana daha uygun. Niyetim bu yolda her şeyi geride bırakmak, her şeyi yeniden başlatmak. Amaçsız gözüken ama çok amaçlı bir yolculuk. Ertesi gün yola çıktım. Artık bir karar vermem gerek, bunun için ne gerekiyorsa yapıyorum, yollara düşmek de dahil. Trenin ritmine kaptırıyorum kendimi. İlk defa göreceğim şehirler var bu yolda. Tam yeni bir sayfa açmalık güzergah yani, yaraları sarmalık. Bunca zaman yapamadım da şimdi mi sarabileceğim gerçekten yaralarımı? Dedim ya, her yolu deniyorum. Kendimden kaçamam diye düşündüm bu yolda, düşünmekten kaçamam. Aslında neye karar vermem gerektiğini biliyorum; affedip affetmemek. Ya affedeceğim ve yaramı saramasam da en derine gömeceğim ve kimseler bilmeyecek bunu ya da affetmeyeceğim ve “kötü” olmak pahasına bunu herkese söyleyeceğim. Yolda bir süre şunu düşündüm; içten içe herkes, annem bile, affetmemi bekliyor sanırım. O kadar yıl geçti, o kadar şey değişti, şehirler, insanlar, evler; neden yeni bir sayfa açmayayım ki ikimiz için? En çok annemin böyle düşünmesine içerliyorum. Demiyor ama hissediyorum ben. Belki de sadece affedebilirsem iyileşeceğimi düşünüyor. Düşüncelerim de trenin ritminde ilerlerken yine yavaşlıyoruz. İşte bir istasyon daha. İniyorum trenden. Her istasyonda inmedim ama bu sefer bir mola iyi
Gizli Kadın
Ah be annem! Ne vardı sanki bu kadar kendini unutacak? Hep onu örnek veriyorlar bana; “Annen ne kadar sabırlı bir kadın oysa!”, “Annen ne kadar fedakar, vefalı görmüyor musun?”. Kendimi kötü hissedeyim, hissedeyim de onların kurallarına uyayım istiyorlar. Ama ben annemden öğrendim aslında başkaldırmayı, kendisi yapamasa da benim içime bu tohumları ekmişti belki de farkında olmadan. Küçükken ne kadar normaldi her şey. Dedemden çekmişti önce, koskoca kadın olmuş annem, anneannem hala çekinirdi dedemden. Yemeği fazla mı sıcak, biraz tuzu fazla mı kaçmış endişesi bile her gün yaşanan kanıksanmış bir şeydi onlar için. Sonra babam... Ama normaldi değil mi? Herkes böyle yaşıyordu. Yani iyi bir eş, iyi bir anne her şeye göğüs germeliydi, her şeyi sineye çekmeliydi. Ama ben büyüdükçe böyle hissetmiyordum. Bir şeyler yanlış gidiyordu. Annemin yetiştirdiği ben, içimde fırtınalar gizliyordum. Nasıl yaptı bunu? O dünyanın en iyi annesiyken, ben bir gün birden ona başka bir gözle bakmaya başladım. Anneme sadece kadın olarak baktım. Ne kadar da güzeldi hüzünlü ela gözleri... Hep böyle miydi? Evet sanırım, o siyah beyaz fotoğraflarından bile belli hüznü. Ne hayaller gizliydi acaba o fotoğraflardaki genç kızın içinde? Keşke anlatsa bana yıllardır üzerine kalan rollerini bir yana bırakıp. Kimler içten kahkahalar attırdı? O gözlerindeki hüznü görüp sarıp sarmaladı mı babam? Gür siyah saçlarının rüzgarına kimleri kattı? Ne zaman düştü oraya ilk aklar? Kaşlarının ortasında ne zaman oluştu bu çizgiler? O da istemez miydi içinden geldiği gibi kahkalarla, örselenmeden, gözlerinin içi hala gülerek, elleri hala pamuk gibi, işte kadın gibi, kadınca yaşayabilmeyi? İçindeki kadından kimler uzaklaştırdı? Ve her şey kırılıp dökülürken nasıl sakladı kimseye incittirmeden o küçük parçayı? Çünkü hala
Aydınlığa doğru ilerliyorsun. Buna ihtiyacın var çünkü. Her şeyi bırakıp beş dakika da olsa gökyüzünün önünde durmaya ihtiyacın var. Yerle gök arasında, yerin dibine daha yakın bir yerdesin sanki. Ama toprakla bir olmak güzel, yağmur kokulu, yumuşak toprakla. Camdaki damlalar kuruyup kalmadan önce daha temiz gösteriyor sanki dünyayı, daha berrak. Her bir damlayı tutmak, hikayesini dinlemek istiyorsun. Yakında kuruyacaklar, bu çiçekler solacak yakında. Sonra yazın kışı, baharda güzü özleyeceksin. Ardında kalan, elinde olmayanı özleyeceksin hep. Boşversene, dokun o damlalara, hikayelerine kulak ver şimdi. Ve zamanı geldiğinde güneşle dans et, rüzgara bırak düşüncelerini, kar tanelerine anlat sen de kendi hikayeni.
Reklam