Ah be annem! Ne vardı sanki bu kadar kendini unutacak? Hep onu örnek veriyorlar bana; “Annen ne kadar sabırlı bir kadın oysa!”, “Annen ne kadar fedakar, vefalı görmüyor musun?”. Kendimi kötü hissedeyim, hissedeyim de onların kurallarına uyayım istiyorlar. Ama ben annemden öğrendim aslında başkaldırmayı, kendisi yapamasa da benim içime bu tohumları ekmişti belki de farkında olmadan.
Küçükken ne kadar normaldi her şey. Dedemden çekmişti önce, koskoca kadın olmuş annem, anneannem hala çekinirdi dedemden. Yemeği fazla mı sıcak, biraz tuzu fazla mı kaçmış endişesi bile her gün yaşanan kanıksanmış bir şeydi onlar için. Sonra babam... Ama normaldi değil mi? Herkes böyle yaşıyordu. Yani iyi bir eş, iyi bir anne her şeye göğüs germeliydi, her şeyi sineye çekmeliydi. Ama ben büyüdükçe böyle hissetmiyordum. Bir şeyler yanlış gidiyordu. Annemin yetiştirdiği ben, içimde fırtınalar gizliyordum. Nasıl yaptı bunu?
O dünyanın en iyi annesiyken, ben bir gün birden ona başka bir gözle bakmaya başladım. Anneme sadece kadın olarak baktım. Ne kadar da güzeldi hüzünlü ela gözleri... Hep böyle miydi? Evet sanırım, o siyah beyaz fotoğraflarından bile belli hüznü. Ne hayaller gizliydi acaba o fotoğraflardaki genç kızın içinde? Keşke anlatsa bana yıllardır üzerine kalan rollerini bir yana bırakıp. Kimler içten kahkahalar attırdı? O gözlerindeki hüznü görüp sarıp sarmaladı mı babam? Gür siyah saçlarının rüzgarına kimleri kattı? Ne zaman düştü oraya ilk aklar? Kaşlarının ortasında ne zaman oluştu bu çizgiler? O da istemez miydi içinden geldiği gibi kahkalarla, örselenmeden, gözlerinin içi hala gülerek, elleri hala pamuk gibi, işte kadın gibi, kadınca yaşayabilmeyi? İçindeki kadından kimler uzaklaştırdı? Ve her şey kırılıp dökülürken nasıl sakladı kimseye incittirmeden o küçük parçayı? Çünkü hala