Puan vermedi·464 syf.··
Beğendi
·
2026 100. kitabı
Kızıltepe Hazal Aba ​Merhaba arkadaşlar, nasılsınız? ​Bu kez yoruma bir soruyla başlıyorum: Mahalle kurgularını sever misiniz? Uzun süredir bu tarz kurgular okumadığımı fark ettim, o yüzden sizin de durumunuzu merak ettim. Çünkü günümüzde o eski mahalle samimiyetini pek göremiyoruz ve bazen kitaplar sayesinde bu hasreti gideriyoruz. ​İşte Hazal Aba'nın kaleme aldığı 'Kızıltepe 1' bizi o hep özlediğimiz eski mahalle kültürünün, içten komşuluk ilişkilerinin ve sıcacık aile bağlarının tam ortasına götürüyor. Kitabı okurken kendinizi adeta o mahallenin bir sakini gibi hissediyorsunuz. ​Hikayenin odak noktasında; mahallenin içi içine sığmayan, deli dolu kızı Mahira ile abisinin en yakın arkadaşı olan, mahallenin o ağırbaşlı delikanlısı Sancak yer alıyor. Kitap boyunca "abimin arkadaşı" temasının getirdiği o tatlı gerilimi, yakalanma korkuyla yaşanan gizli kaçamakları ve mahalle baskısını okuyoruz. ​Kurguda özellikle karakterler arasındaki yaş farkı ve Sancak’ın o buram buram korumacılık kokan, aşırı kıskanç maço tavırları hikayeye farklı bir dinamik katmış; bu tarz baskın karakter özellikleri ve yaş farkı detayları okurlar arasında farklı yorumlara alan açacaktır diyebilirim. Sancak’ın o dışarıya karşı ördüğü sert duvarların Mahira’ya olan zaafıyla nasıl çatırdadığını izlemek ise kurgunun merak dozunu artırıyor. ​"Abimin en yakın arkadaşı" temasını, mahalle içi didişmeleri, sıcak aile bağlarını ve gizli kapaklı aşkları okumaktan keyif alanlar için oldukça akıcı bir alternatif. Bakalım Mahira ve Sancak, o sert abi barikatını aşıp aşklarını gün yüzüne çıkarabilecekler mi? ​Bu tarz geleneksel mahalle dinamiklerini ve sahiplenici karakterleri sevenlerin şans verebileceği bir roman!
1000Kitap
KızıltepeHazal Aba · Lapis Kitap Yayınları · 2024472 okunma
Hiç böyle hayal etmemiştim.
5/10
·408 syf.··
2026 72. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 18 Haziran 2026 19:42
Biliyorsunuz ki Labirent: Ölüm Emri ve Labirent: Virüs Kodu , bayıla bayıla okuduğum iki kitaptı lakin bu kitabı üzülerek söylemeliyim ki hiç sevemedim. Üçüncü kitaba büyük bir beklentiyle başlamış bulundum. Asıl kitaba girmenin heyecanı vardı üzerimde. Sanıyorum ki filmi böyleyse kitabı bal börek... Sanki yazar, kendi kitabını çalmaya çalışıyormuş da çalamamış gibi bir hissiyat yarattı bende. Öncelikle kitabın sıkıntılarını tane tane ele alalım. Yazar, bu hafıza kaybı olayını çok fena eline yüzüne bulaştırmış. ilk, iki kitabında karakterler bu kadar güzel ve derinlemesine işlenmişken; olay örgüsü, yer, mekan, zamanda cabası... hepsini sıfırlamak hangi akla mantığa sığar, işte bunu anlamıyorum. Madem Labirent: Ölüm Emri ve Labirent: Virüs Kodu'nu yazacaktın o vakit neden bize bu üç seriyi okuttun. Şimdi birde bu kronojik okuma karmaşaşı var ortada. Hani orada da kitabı yazılma sırasıyla okursan büsbütün kördüğüm olursun. Bana kalırsa bir yerde tercih yapılmalıydı ve bu tercih kesinlikle ama kesinlikle bizim bildiğimiz üçlemeden ziyade sonradan yazılan "ÖLÜM EMRİ VE VİRÜS KODU'NDAN" yana olmalıydı. Yukarıda bahsettiğim kitapları ya okumayın yada ilk üçlü ve sonrasında Newt'e ne oldu sorusunun cevabını Labirent: Deli Sarayı'nda alıp bu kitabı tadında bırakın. BUNDAN SONRASI SPOİLER; İkinci kitapta aile olan bu grubun birbirine tamemen yabancı olduğu bir kitap düşünün, Thomas'ın zekilerden aptallığa terfi ettiği bir evren. Her şey Teresa ve Chuck'tan ibaret olan bir dünya. Abi ben anlamıyorum. Bu karakterler senin önceliğinse sen arkaadaşların için ne diye labirente girdin? Kaç git. Hafıza kaybından sonra da bu önceliği değişmedi ama bir aptal gibi oraya girmesi ve onlarca insanın ölmesi sonucu kalan tek karakterimiz de Thomas ve Teresa'ydı. Olan minik Chuck'a ve Alby'ye oldu. Beyaz Leke'de de benzer bir durum söz
Labirent: Ölümcül KaçışJames Dashner · Pegasus Yayınları · 201411,7bin okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Spoiler içerir!!
8/10
·72 syf.··
2026 15. kitabı
Kitabı bitirdiğimde aklımda en çok kalan şey, insanların anlamadıkları şeyleri ne kadar kolay dışlayabildiği oldu. Hikaye bir doktorun akıl hastanesindeki bir hastayla yaptığı konuşmalar üzerinden ilerliyor. Ama bu konuşmalar ilerledikçe aslında deli diye görülen kişinin birçok insandan daha çok düşündüğünü ve daha çok hissettiğini görüyoruz.Doktorun onu gerçekten dinlemesi ve anlamaya çalışması bile çevresindekilere garip geliyor. Bu kısım beni düşündürdü açıkçası. Çünkü bazen bir insanı anlamaya çalışmak yerine ona bir etiket yapıştırmak daha kolay geliyor. Sonra doktorun da aynı sistemin içine düşmesi bana hayatın bazen ne kadar sert olabildiğini hissettirdi. Okurken en çok şunu düşündüm; belki de insanı asıl yoran şey yaşadığı acı değil, o acıyla baş başa kalması.Bazen ne kadar kalabalığın içinde olsak da anlaşılmadığımız yerde yalnız kalıyoruz. Okurken en çok burada durup düşündüm: “Acı, acı hakkındaki canlı düşüncedir; bu düşünceyi değiştirmek için irade gücü göster, onu silip at, şikayet etmeyi bırak; acı kaybolup gidecektir.” Bu cümle kitabı bence tek başına özetliyor.
Altıncı KoğuşAnton Çehov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202687,3bin okunma
Puan vermedi·72 syf.··
2026 26. kitabı
‘Benim hastalığım, yirmi yıl içinde bütün kasabada tek bir akıllı adam bulabilmemdir. Ama o da bir deli. Ortada hiç bir hastalık yok. Yalnızca çıkışı olmayan bir kısırdöngünün içine düştüm.’ Yukardaki akıntı kahramanımız için net bir tanımlama oldu. ‘Oblomovluk’ karakteri aklıma geldi. Hiç bir şey yapacak kadar hali yok, hayatta pasif bir yaşam ve acınası bir tembellik. Doktorun ise bunun entelektüel versiyonu sanırım. Şanssızlığı çevresinde insan yok ama kitaplar yeterince kültüre bulamış… Garip örüntüler sonucunda hiç beklenmedik bir son. Öte yandan bizim deli/dahi hastamız ise olaya daha net bakabilen, analizi güçlü düşüncelerin kaynağı durumunda. Yazar deliye zekâ, doktora da basiretsizlik bahşetmiş. Başucu kitabı, okunur. Felsefi dersler çıkarılır!
Altıncı KoğuşAnton Çehov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202687,3bin okunma
BİR ERKEĞİ ÖLDÜRECEK KADAR SEVMİŞ OLMALARI.
Puan vermedi
ROY : 24 Kasım 1961'de Hindistan'ın Kerela eyaletinden Hristiyan bir anne ile Hindu bir babanın kızı olarak dünyaya geldi. Aymanam Köyü'nde annesinin işlettiği okulda okudu. 16 yaşında evi terk etti. Delhi Mimarlık Okulu'nda okudu, ama mimarlığı hiçbir zaman sevmedi. Dört yıl süren ilk evliliğini bir okul arkadaşı ile yaptı ve bir süre eşiyle birlikte çiçek çocuk olarak(hippi-Savaşa hayır-doğayla uyumlu) yaşadı. Daha sonra bu hayatı bırakarak Ulusal Şehir İşleri Dairesi'nde çalışmaya başladı. Bir bursla İtalya'ya giderek anıt restorasyonu üzerinde çalışırken yazarlık yönünü keşfetti. İkinci eşi ile birlikte bir televizyon kanalı için dizi film, Hindistan'da üniversite öğrencilerinin yaşamına ilişkin bir film senaryosu, Hindistan'ın kırsal kesiminde eşleri tarafından istismar edilen kadınların kahramanı haline gelen Phoolan Devi hakkında tartışmalı bir film senaryosu yazdı. Son filmi mahkemelik olunca aerobik öğretmenliği yapmaya ve romanını yazmaya başladı. Kendi çocukluğundan esinlenerek beş yılda yazdığı romanını 1996'da tamamladı. 1997'de ilk ve tek romanı Küçük Şeylerin Tanrısı romanı ile İngiltere'nin en saygın edebiyat ödülü olan Booker ödülü'nü aldı. Bu ödülü alan ilk Hint kadın oldu. Kitap çeşitli dillere çevrilerek yaklaşık 8 milyon satış rakamına ulaştı. "Sokaktaki İnsanın İmparatorluk Rehberi", "Ya çek defteri ya Cruise Füzesi" adlı kitapların da yazarı olan Roy, yirmi yol boyunca siyasi konularda kitaplar yazmış ve küreselleşme karşıtı görüşleri ile tanınmıştır. 2002'de Lanan Kültürel Özgürlük Ödülü, 2004 yılında Sydney Barış Ödülü'nü kazanan Roy, 2005'te Irak Dünya Mahkemesi adlı küresel girişim nedeniyle İstanbul'da bulundu. 2002'de Narmada'daki baraj projesine karşı çıktığı için bir günlük hapis cezasına çarptırılmış olan Roy, 2014 yılında Mahatma
Küçük Şeylerin TanrısıArundhati Roy · Can Yayınları · 20191,751 okunma
Puan vermedi
#OkudumBitirdim Onu Sevdiğim Zamanlar/Kemal Varol Kemal Varol'un "Onu Sevdiğim Zamanlar" Romanı yazarın yazdığı son, benimse yazardan okuduğum ilk kitabı oldu. Roman, iki farklı zaman diliminde geçiyor, anlatıcılarımız Elenore, içinde bulunduğu 2019 Paris’ini, diğer anlatıcı Kenan ise 1980 lerin Türkiyesini anlatıyor. Bir yanda Elanore'un 2019'un Paris'inde ,deli gibi aşık oldugu Tunus asıllı Fransız Julien Samir, Arap baharının başlamasıyla içindeki milliyetçilik duyguları ağır basarak terkettiği Elenore'yi Paris'te yalnızlığa terkediyor. Diğer yanda, Türkiye’deki 1980 darbesinin gölgesinde Diyarbakır'a bağlı Arkanya'da yaşayan Kenan'ın kasabasında yaşadığı ailesi ve toplumundaki dışlanmışlık ve yalnızlığı.Bu iki farklı hikayenin ,iki farklı şehirde iç içe geçmiş, bölümler arasındaki geçişleri muhteşem eseri okurken yüreğimi yakan ayrılıklar ve acıların nasıl aynı noktada birleştigini şaşırarak okudum. Yazar, adeta ciğerimizdeki son nefese göz dikmiş. Kitabı bitirdiğimde içimde birbirinden bağımsız ama derin izler bırakan acı, tatlı hisler buldum. Bir acıya mı, acılara mı; bir aşka mı, aşklara mı dair yazılmış? Yoksa kavuşmaya ya da kavuşamamaya mı? Adını koyamadım. Sürprizler hep beklenene değil, hiç beklenmeyene dairse; bırakın, hayat böyle de güzel dedirtti kitap bana. Kalemine sağlık Kemal Varol. Yolu farklı, konusu alışılmadık olsa da bu kitap muhteşem bir edebiyat ürünü. Son sayfasına kadar heyecanla merakla okuduğum, ters köşeyle karşılaştığım şaşırtıcı bir Roman olsa da, sonu daha iyi olabilirdi diyorum.
Onu Sevdiğim ZamanlarKemal Varol · Doğan Kitap · 20251,906 okunma