"...Tehlike başınızın üstünde, ayaklarınızın altında. Her yerde fesat, her yerde fesat, her yerde fesat. Sokaklarda insanlar gazetelerin satır aralarını okuyup birbirlerine baş sallıyor. Dışarı kaçanların tam altı bini yurttaşlık belgesi olmadan yeniden Paris'e dönmüş; mahzenlerde, tavan aralarında, Palais-Royal'in ahşap tünellerinde saklanıyorlar. Fırınların önünde upuzun kuyruklar var. Bir sürü zavallı kadın kapılarının önüne çıkıp ellerini kavuşturuyorlar ve yalvarıyorlar; ne zaman barış olacak?"
"...Tehlike ne Robespierre'in sandığı gibi Londra'da ne de Danton'un sandığı gibi Berlin'de; tehlike Paris'te. Tehlike birliğin olmamasında, herkesin işi kendisine yontma hakkına sahip olduğunu sanmasında. Önce ikinizden başlayalım: Tehlike düşüncelerin un ufak edilmesinde. Tehlike bu irade anarşisinde..."
Sevmek ona yasaklanınca o da nefret etmeye koyulmuştu: Yalan söyleyenlerden, monarşiden, din ağırlıklı yönetimden, giydiği papaz cübbesinden nefret ediyordu. Yaşadığı çağdan iğreniyor, avaz avaz geleceği çağırıyordu. Onun yaklaştığını hissediyor, gelişini görür gibi oluyordu. Korkunç ve harikulade bir şey olarak görüyordu geleceği. Onun insanlığın karşılaştığı bu dayanılmaz yoksulluğun öcünü alacağına, ardından da onu kurtaracağına inanıyordu. Uzaktan uzağa felakete tapıyordu.
Papaz olamayacağını anlayınca insan olmaya çalışmıştı. Ama bunu oldukça katı biçimde yapmıştı: Onu ailesinden koparmışlardı, o da ailenin gönlündeki yerine vatanı koymuştu. Bir kadınla evlenmesini yasaklamışlar, o da insanlıkla evlenmişti. Böylece eksikliklerini giderdiğini sanıyordu. Ama bu devasa bütünlük aslında boşluktan başka bir şey değildi.