İşte görüyorsunuz. Her şeyi yeterince kavramış değilim. Geliyorlar, gidiyorlar, birtakım işler oluyor. Bana gelince, yıldızların altına oturmuş seyrediyorum.
"Siz hangi taraftansınız? Cumhuriyetçi misiniz, kralcı mı?"
"Ben yoksul bir adamım."
"Yani ne kralcı ne de cumhuriyetçi öyle mi?"
"Hiçbirine inanmıyorum."
"Pekiyi, kralın yanında mı, karşısında mısınız?"
"Bu konuda düşünecek zamanım olmadı."
"Olup bitenler hakkında ne düşünüyorsunuz?"
"Hayatta kalmaya çalışıyorum."
"Ama yine de bana yardım ettiniz."
"Yasayla başınızın dertte olduğunu gördüm. Bu yasa denen şey ne demekse. İnsan onun dışına düşebiliyor demek ki. Gerçi bu işlerden anlamam. Bana gelince, yasanın içinde miyim, dışında mı? Hiç bilmiyorum. Açlıktan ölmek yasanın içinde olmak mıdır?"
İngilizlerin gözünde "dehşet verici", "tuhaf" ve "terbiyesiz"im ben. Kravatımı yamuk takıyorum. Köşedeki berberde sakal tıraşı oluyorum: 17. yüzyılda Valadolid'de bir İspanyol soylu yapardı bu beni; 19. yüzyılda ise İngiliz topraklarında bir "amele" muamelesi görüyorum. İkiyüzlülük ile savaş halindeyim; idam cezasına karşı olmam da saygın bulunmuyor, bir lorda "bayım diye hitap etmem kutsala hakaretle eşdeğer; ne Katoliğim, ne Metodist, ne Wesleyci, ne Mormonum; dolayısıyla ateist. Dahası Fransızım ki bu da mide bulandırıcı; cumhuriyetçiyim ki bu bir felaket; sürgünüm ki bu iğrenç; mağlubum ki bu da kötü talihim. Hepsinin de ötesinde bir şairim. Sevilmezliğim de bundan. Kendinden Rousseau'nun yaptığı gibi üçüncü şahısla bahsetmek hâlâ moda olsa şunu söylerdim: "İngilizler Byron'ı reddettikleri ruhla Hugo'yu kabul ettiler."
Çünkü yaşayan birinin gerçekliği vardır, diyor Ivan. Giden kişinin gerçekliği yoktur, yalnızca düşüncelerde sürdürür varlığını. Düşüncelerden de silindi mi tamamen gitmiş demektir. Yani onu aklıma getirmediğimde aslında varlığını sona erdirmiş oluyorum.