Eğer antik dönemi insanlığın çocukluğu olarak kabul edersek, bu çocukluk dönemi neden tam da çocuktan bu denli yoksundur? Anlaşılan herkesin çocuk gibi davrandığı bir yerde gerçek çocuklar istenmiyor. Varolanlar genelde babaları tarafından yeniliyor. Yenmeyenler ise babalarını yiyor. Daha zamanın başlangıcından, Kronos ve çocuklarından beri bu böyle.
Babaannemin duvardaki kandilin yağını değiştirdiğini görünce, daha gelir gelmez, bizim topraklarda tanrı yok babaanne, diye yumurtladım. Babaannem çaktırmadan haç çıkardı. Bu laflardan dolayı beni herhalde terslerdi, ama kapıda babamı görünce, Bulgaristan'da zaten ne var ki, ne kırmızıbiber, ne ayçiçek yağı, diyebildi. Ülkenin fiziki ve metafizik yoksunluğunu ancak o şekilde özetleyebilirdi. Tanrı, yağ ve biber.
Buradaki okurların kaçı, bir kere de olsa, kendini terk edilmiş hissetmemiştir? Kaçı, bir kere de olsa, bir odaya, depoya veya bodruma, aklı başına gelsin diye kapatıldığını itiraf edebilir? Peki kaçı hiç kimseyi kapatmadığını söyleme cesaretinde bulunabilir?
Her şeye duygudaş olmak, aynı anda hem sülüğü yutan hem de yutulan sülük olmak, yenilen ve onu yiyen... (...)
Bazen yazarken kendini sümüklüböcek gibi hissediyor. Belirsiz bir yönde sürünüyor (yön belli aslında - her şeyin gittiği yer), peşindeyse kelimelerden oluşan bir iz bırakıyor. Onu takip ederek bir gün geri döneceği yok, ama yol boyunca, istemeden de olsa, o iz birilerinin ülserine iyi gelebilir. Kendi ülseriniyse - nadiren.