Bu kitapla birlikte seriye olan ilgim belirgin şekilde arttı.
İlk kitaptaki “tanıdık” hissin yerini, daha oturmuş ve daha derin bir dünya aldı.
Yazarların en güçlü olduğu yer kesinlikle diyaloglar.
Doğal, akıcı ve gerçekten eğlenceli. En önemlisi de her karakterin kendine ait bir sesi var. Kimin konuştuğunu anlamak için isim görmeye ihtiyaç duymuyorsun, bu da karakter yazımının ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor.
Bu kitapta karakterler belirgin şekilde derinleşiyor. İlişkiler daha anlamlı, karakterlerin motivasyonları daha net.
Gizem ise korunuyor ama asla sıkmıyor. Aksine, merak duygusunu sürekli canlı tutuyor.
Ama…
Savaş sahnesinde aynı gücü hissedemedim. Anlatım biraz tek düze kalmış.
Kaos ve tempo artıyor ama bu sefer de hissiyat geri planda kalıyor.
Yani sahne hareketli ama duygusal olarak tam vuramıyor.
Burada denge biraz kaçmış.
Buna rağmen genel akıcılık o kadar güçlü ki…
Bu kitabı “bitireyim” diye değil, “bitmese keşke” diyerek okudum.
Ve bu benim için en önemli şey.
Sonuç olarak:
Küçük eksiklerine rağmen, karakterleriyle ve akıcılığıyla beni içine çeken, serinin potansiyelini çok daha net gösteren bir devam kitabı.
Ve en önemlisi…
Devamını gerçekten merak ettiriyor.
Kitabın temel amacı, insanın daha huzurlu, daha dengeli ve daha tatmin edici bir yaşam sürmesinin yollarını göstermektir. Irvine bunu yaparken antik Stoacı filozofların öğretilerini modern hayatın sorunlarıyla ilişkilendirir.
Sıkça vurgulanan bir diğer düşünce; başkalarının onayına bağımlı yaşamamaktır. Hepimiz çoğu zaman çevremizden takdir görmek isteriz ve mutluluğumuzu başkalarının değerlendirmelerine bağlarız. Ancak başkalarının düşünceleri sürekli değişebilir. Bu nedenle Stoacılar, kişinin ününe veya dışarıdaki insanların fikirlerine değil, kendi karakterine odaklanmasını önerir. Önemli olan insanların sizi nasıl gördüğü değil, gerçekte nasıl bir insan olduğunuzdur.
Stoacılığın en önemli düşüncelerinden biri, kontrol edebildiğimiz ve edemediğimiz şeyleri birbirinden ayırmaktır. Biz davranışlarımızı, kararlarımızı, düşüncelerimizi ve çabamızı kontrol edebiliriz. Ancak insanların bizim hakkımızda ne düşündüğünü, ekonomik koşulları, geçmişte yaşananları ya da hayatın birçok beklenmedik olayını kontrol edemeyiz. İnsanların büyük kısmı enerjisini kontrol edemediği şeylere harcadığı için sürekli stres ve hayal kırıklığı yaşar. Stoacılar ise dikkatimizi kendi davranışlarımıza ve seçimlerimize yöneltmemizi öğütler.
Yazar ayrıca mutluluğun sürekli “heyecan ve haz” peşinde koşmakla elde edilemeyeceğini savunur. Günümüzde insanlar mutlu olmak için sürekli yeni deneyimler, yeni başarılar ve yeni kazanımlar aramaktadır. Stoacılara göre ise gerçek amaç iç huzur ve zihinsel dinginliktir. Hayatın iniş çıkışları karşısında sakin kalabilmek, her zaman mutlu olmaktan daha değerlidir. Çünkü mutluluk geçici olabilir, ancak karakter ve iç denge daha kalıcıdır.
Güzel Yaşam KılavuzuWilliam Braxton Irvine · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2022912 okunma
İntihar Dükkânı romanı, distopik ve kara mizah türünde oldukça etkileyici bir kitaptı.
İlk bölümlerinde karanlık ve umutsuz bir dünya sunarken ilerleyen sayfalarda bu atmosferi yavaş yavaş değiştirmeye başlar. Özellikle bazı karakterlerin yaşama karşı daha olumlu bir bakış açısı geliştirmesi, okuyucuda her şeyin düzeleceğine dair bir beklenti oluşturur. Ancak yazar, tam da bu umut hissi güçlenmişken hikâyenin yönünü değiştirerek okuru şaşırtır.
Bana göre romanın en dikkat çekici yönü budur. Kitap boyunca umut giderek büyüse de yazar, okuyucunun tamamen rahatlamasına ve her şeyin mükemmel bir şekilde sonuçlanacağına inanmasına izin vermez. Böylece eser, hayatın her zaman kesin ve mutlu sonlarla ilerlemediğini hatırlatır. Bu yönüyle İntihar Dükkânı, okuru ne tamamen karamsarlığa ne de aşırı iyimserliğe sürükler; ikisi arasında düşündürücü bir denge kurarak etkisini son sayfaya kadar korur.
İntihar DükkânıJean Teule · Sel Yayıncılık · 202417,6bin okunma
Bugün sizlere masal tadında keyifli ve bir o kadar da anlamlı bir kitapla geldim. Bazı yolculuklar sadece harita üzerinde kat edilen mesafelerden ibaret değildir; insanın kendi sınırlarıyla, sadakatiyle ve kalbinin derinliklerindeki karanlıkla yüzleştiği birer sınava dönüşür. @ibrahimtapdk ’ın yazdığı “Fortuna Favet Fortibus”, tam olarak böyle derin ve dönüştürücü bir serüvenin kapılarını aralıyor.
Hikaye, masalsı atmosferiyle bizi çok eski zamanlara, Xenteria Kabilesi’ne götürüyor. Bir tarafta pratik zekasıyla öne çıkan Karl, diğer tarafta ise gücü ve cesaretiyle hayranlık uyandıran Leo var. İki yakın dostun kaderi, yaşadıkları toprakların sınırlarını aşan büyük bir mücadeleyle kesişiyor. Verimli topraklara sahip ancak askeri açıdan zayıf olan Xenteria ile çorak topraklarda güçlü ordular barındıran Xen Kabilesi arasındaki o ezeli denge, bir gece aniden gerçekleşen kurt saldırısıyla tamamen sarsılıyor. Büyük şefin iki dostu gizli bir görevle düşman topraklarına göndermesi ise dostluk, ihanet, savaş ve esaretle örülü o büyük maceranın fitilini ateşliyor.
Romanın en güçlü yönlerinden biri, okuru hiç yormayan, sayfaların nasıl aktığını fark ettirmeyen sürükleyici ve akıcı dili. Ancak kitabı görsel bir şölene dönüştüren asıl unsur, sayfaların arasına serpiştirilmiş olan ve hikayenin o mistik atmosferini adeta canlandıran nefis görseller. Bu çizimler, okurken kurduğumuz dünyayı zenginleştiriyor. Gümüş Mızrak’ın sırrı ya da Apollona’nın gizemi gibi merak unsurları canlı tutulurken, karakterlerin yaşadığı içsel değişim ve büyüme süreci de satır aralarına çok başarılı bir şekilde yedirilmiş.
Kitabın en özgün ve okuru etkileyen sürprizi ise son düzlükte karşımıza çıkıyor. Yazar, hikayenin bitişini tek bir kadere bağlamak yerine okura alan tanıyarak “iyi son” ve “kötü son”
Ruhunu beslemek mi, bedenini beslemek mi?
Her ikisini dengede tutabilir misin?
Esas olan dengenin bizi var etmesi, terazinin bir tarafı eksik kalırsa diğer tarafta fırtınalar kopmaya mecburidir.
"İnsan tek başına delirmiyor. Bu yolda ona yardım edecek birileri mutlaka çıkıyor."
Esin bir gün kendini akıl hastanesinde bulur fakat buraya nasıl geldiğini hatırlayamıyordur. Geçmişi yavaş yavaş sis perdesinin açılması ile hatırlamaya başlar fakat yine de tam başarılı olamaz. "Ev" olarak adlandırılan bu hastanede hastalar "misafir", hemşireler "abla", başhekim ise "baba" olarak çağırılır. Bir de içeride neler olduğunu bilmedikleri dedikodulara göre devletin muhalifleri terörist olarak yaftalayıp daha sonra akıl hastası olarak yatırıp üstlerinde bir takım deneyler yaptığı bir M3 koğuşu vardır.
"Ev"deki ablalardan Rikkat Hanım gençliğini yaşayamamış, düşmekten korktuğu için salıncağa dahi binememiş, annesinin gölgesinde kalmış onun gibi olamamış, yaşanabilecek bir aşkın kıyısından dönmüş ve yıllarca hep beklemiş bir kadındır. Geceleri rahmetli annesini evinde görmeye başlamış ve bir yandan geçmişi düşünürken bir yandan da Esin ile arkadaşı Canan'ı ve Adalı Yakup'u anlatmaya başlar bize.
Hepimizin "misafir" olduğu bu dünyada akıl sağlığını koruyabilenler mi şanslı yoksa koruyamayanlar mı? Akıl sağlığını koruyabilen biri olmak ince bir çizgide mi gizli? Kime göre neye göre kaybediliyor bu denge ve içeride olmak ile dışarıda olmak çok da farklı olmayabilir mi? Yaşadığımız dünya "Ev"den biraz daha büyük bir akıl hastanesi olabilir mi? Herkesin yarası vardır fakat herkes bu yarayla baş edemeyebiliyor. Herkesin için yaşanmayı bekleyen hevesler, beklenen güzel günlerin özlemi, yitirilen zamanın hüznü olabiliyor.
Nermin Yıldırım akıcı kalemiyle biraz da komplo teorisi ile süslediği "Misafir" romanında heyecanlı bir okuma deneyimi sunuyor. Acaba ne olacak diye merakla okudum kitabı. Birçok cümlenin altını çizdim. Beğenerek bitirdim ve herkese tavsiye ederim.
MisafirNermin Yıldırım · Everest Yayınları · 20252,987 okunma