Eser, Orta Asya’nın sert, büyüleyici ve bir o kadar da amansız coğrafyasına davet eder. Eser, ilk bakışta isimsiz küçük bir çocuğun dünyasını anlatıyor gibi görünse de derinlerde insan doğasını, modernleşmenin sancılarını, toplumsal yozlaşmayı ve yok olan kültürel değerleri evrensel bir düzlemde sorgulayan sarsıcı bir eleştiridir. Aytmatov, çocuk masumiyetinin yetişkinlerin katı ve çıkarcı gerçekliği karşısındaki kırılganlığını işlerken okuyucuya adeta bir insanlık dersi verir. En etkili anlatım stratejisi, olayların isimsiz bir çocuğun gözünden aktarılmasıdır. Yazar, bu saf ve önyargısız bakış açısı sayesinde toplumsal yabancılaşmayı çok daha berrak bir şekilde gözler önüne serer. Toplumun "öteki" olana karşı geliştirdiği dışlayıcı tavır, romandaki ninenin "Bir yabancıyı ne kadar yedirip içirsen yine yabancı kalır." sözünde vücut bulur. Buna karşın çocuk, "Ben başkasının çocuğu olmayı istemezdim." diyerek bu yabancılaşmayı reddeder. Aytmatov’un kurguladığı bu tezat, asıl yabancının ve canavarlaşanın çocuk değil; hırsları, nefretleri ve sınırları olan yetişkinler dünyası olduğunu derinden hissettirir.
Mümin Dede’nin temsil ettiği pasif iyi doğa , yalnızca karakterlerin üzerinde hareket ettiği pasif bir fon veya mekân değildir. Orman, dağlar ve hayvanlar; yaşayan, insanla birlikte sevinen ve acı çeken birer canlı organizmadır. Ağaçlar hunharca kesildiğinde kuşların çığlık çığlığa uçuşması ve ormanın kalbinin sökülüyormuş hissi uyandırması, insanın doğaya verdiği zararın kozmik boyutunu gösterir. Bu evrende doğayla gerçek bir bağ kurabilen yalnızca iki karakter vardır: Çocuk ve dedesi. Çocuğun kayalara isim vermesi, bitkilerle konuşması, modern insanın çoktan unuttuğu "doğayla bütünleşme" arzusunun birer kanıtıdır. Bu bütünleşmenin ve katıksız iyiliğin somut hali ise
Beyaz GemiCengiz Aytmatov · Elips Kitap Yayınevi · 201587,5bin okunma
Kesinlikle emin olduğum bir şey var rebeccanın yazarken okuyucuya hiç acımadığı. Aslında tüm kitaplarını okudum diyemem sonuçta bu okuduğum dördüncü kitabıydı ve dördünde de derinden etkileyecek, derin izler bırakacak travmalar vardı. Eleştirmek istediğim bir konu o kadar küçük çocukların zaman zaman ok yetişkin gibi düşündüğünü ya da davrandığını hissettim, çok sorun değildi ama ara ara öyle geldi. Bir diğer eleştirim de evet ortada bir trajedi var ama kitabı ortalarının fazla uzun olduğunu düşünüyorum. Atıyorum 400 değil de 300 sayfa olsa daha etkili bir anlatım olurdu. Ve işte o ağır spoiler geliyor bundan sonrasını okumaysan okuma. Bu nasıl bir ölüm bu nasıl bir veda. Ciğerim kalmadı kardeşim. Neden her şey bu kadının başına geldi yazık değil mi. Tamam sonunda birine kesin bir şey olacağını biliyordum ama o sahne acımasızca can acıtıcıydı. Neden, neden, nedennnn??? Bir de şunu anlamadım. İki çocukları daha olmuş ya onlar da mı ikiz yoksa tek tek mi onu tam çözemedim. Sadece isim verdiği için. Ama yani ikizler beni bitirdiniz ya off. Daha da ağlayasım var...
Son MektupRebecca Yarros · Olimpos Yayınları · 2025315 okunma
Bugün size, okurken içimde fırtınalar koparan, sinir harbiyle başlayıp gözyaşlarıyla bitirdiğim çok sarsıcı bir hikayeden bahsetmek istiyorum. Kitap iki gün önce bitti ama kalbime oturan o ağırlık hâlâ geçmedi.
Merkezinde bir narsist koca profilinin olduğu, manipülasyonlarla örülü koskoca bir girdap bu aslında. Kitap boyunca bencil, empati yoksunu bir narsistle aynı evi paylaşmanın ne demek olduğunu iliklerimize kadar hissediyoruz. İnsan okurken ister istemez şu sorunun peşine düşüyor: Peki, bir narsist gerçekten iyileşebilir mi, kalbi insafa gelebilir mi? Psikolojide narsizmin şifası neredeyse imkansız görülürken, bu kitap bize çok başka bir pencere açıyor. Bilimin bittiği yerde maneviyatın devreye girmesiyle, o aşılmaz sanılan kibir duvarlarının nasıl çatlayabileceğine şahit oluyoruz.
Büyük umutlarla, severek ve isteyerek kurulan yuvalar... Sadberk ve Melal de böyle başlıyor yolculuğa. Ancak zamanla, dışarıya yansıtılmayan o kapalı kapıların arkasında, narsist eşlerinin bencil ve manipülatif dünyasında buluyorlar kendilerini.
Okurken o kadar empati yaptım, o kadınların çaresizliğini o kadar içimde hissettim ki anlatamam. Melal ve Sadberk’in evlatları için, onların huzurları adına yıllarca her şeyi alttan almaları, o sessizce sabredişleri yüreğimi dağladı. Üstelik mesele sadece eşleri de değil; her iki kadının da ruhunun derinliklerinde, kendi ailelerinden kalan ve bir türlü aşamadıkları o çocukluk yaraları var. Narsist kocalar tam da o zayıf noktalardan vuruyorlar. Satırları okurken o kadar sinirlerim bozuldu, o bencilce hallere o kadar hırslandım ki... İki kadını da oradan çekip çıkarıp sıkı sıkı kucaklayasım geldi.
Ama hayat, o en karanlık anlarda bile bir çıkış kapısı sunar ya hani; bu hikayede de öyle oluyor. Sadberk ve Melal, yollarını psikolog Kartal Bey ve
#OkudumBitirdim
Unutulmuş Kadınlar/ Kristen Hannah
Kristen Hannah, gerçek ve unutulmuş kahramanların hikayesini anlatırken, haydut devlet amerikanın iğrençliğini anlatıyor.
1966 yılında Abd/Wietnam savaşı sürerken gönüllü hemşire olarak savaşa katılma kararı alan Frances Grace'nin, savaş bölgesinde yaşanan, insan onurunun ayaklar altına alındığı, toprağın ölüm kustuğu bir bölgede kimse hemşire olmak istemezdi diye düşündüm. Kitap, Kahraman olmak için yola çıkan bir kadının, görünmezliğe mahkûm edilişini,
savaşta hayat kurtaran ellerin, barışta neden değersiz sayıldığını sorgulatıyor.
Frances, Vietnam savaşından döndüğünde,alkışlarla karşılanmayı beklerken, hayal kırıklığına uğruyor. Kadın olmasının yaşattığı ayrımcılığı yaşarken;
"Savaştan dönenler neden halkın tepkisiyle karşılaşır. "
"Savaştan dönen hemşire Frances, sivil yaşama tekrar uyum sağlayabilecek mi?
Sorularının cevap bulurken, kitabın içinde sakladığı gerçeklerle yüzleşiyorsunuz.
Savaşın, Aşkın, yeniden var olmanın ve hayal kırıklıklarının işlendiği kitapta, Kristen Hannah yine yüreğimizi ateşlere atmayı başarmış. Tavsiyemdir.
Kitapta kendimden o kadar çok şey buldum ki, derinden etkileyen bölümler arasında kaldım.
Wietnam savaşına karşı olan, #MartinLuther'i, #MalcolmX'i ve #MuhammedAli'yi saygıyla anıyorum.
Albert Camus’nün Yabancı romanını bitirdiğimde, zihnimde ne işlenen suç ne de olay örgüsü kaldı; ben sadece Meursault’nun o sarsılmaz dürüstlüğüne ve topluma karşı verdiği sessiz direnişe takılı kaldım. Kitap boyunca toplum, Meursault'dan yazılı olmayan kurallara göre oynamasını, herkes gibi yapmacık maskeler takmasını bekliyor. Bizden beklendiği gibi üzülmemizi, sevinmemizi ya da pişman olmuş gibi yapmamızı istiyor. Meursault ise sadece dürüst kalıyor; ne hissediyorsa onu yaşıyor, hissetmediği hiçbir duygunun ise taklidini yapmıyor.
Annesi mi öldü, yeterince üzülmedi mi üzülmüş gibi yapmıyor. Vs vs. (Olaylara dair spoıler vermek ıstemedıgım icin bu örnekte kestim.)
İşte beni bu romanda en derinden yakalayan şey tam olarak bu oldu: Bir insanın, sırf toplumun ikiyüzlü kalıplarına ve sahte ahlak kurallarına ayak uydurmadığı için "canavar" ilan edilmesi. Hikaye ilerledikçe anlıyorsunuz ki, sistem aslında bireyin özünü ya da niyetini değil, kendi tiyatrosuna eşlik edip etmediğini yargılıyor. Meursault bu yapay tiyatronun bir parçası olmayı reddettiği an, toplum tarafından tamamen dışlanıyor ve hedef tahtasına oturtuluyor. Çünkü toplum, kendi yalanlarını yüzüne vuran bu yalın dürüstlüğü asla hazmedemiyor.Bence Yabancı, basit bir karakter analizi değil; sahte bir düzene ayak uydurmaktansa kendi doğrularıyla ayakta kalmayı seçen bir insanın manifestosudur. Eğer yaşamak, sırf başkaları tatmin olsun diye maskeler takıp sahtekarlık yapmak anlamına gelecekse, bu sistemin dayatmalarına boyun eğmemek en büyük özgürlüktür. Varsın dışlasınlar, varsın yargılasınlar; çünkü kendi doğrularınla bir "yabancı" olmak, toplumun yalanlarıyla kaybolup gitmekten çok daha dürüst bir duruştur.
Bu kitap nasıl desem, inanılmaz bir kitap. Okurken kendine çeken, insanı derinden etkileyen bir havası var. Bittikten sonra 'noldu böyle ya?' dedirtiyor.