Öncelikle şunu söyleyebilirim ki bu blog yazım, “aşk” hakkındaki ilk yazım olacak; ancak son yazım olmayacak. Hatta aşk hakkında yazacağım son blog yazısı hiçbir zaman gelmeyecek.
Evet, aşk hakkında yazmaya devam edeceğim. Ama aşk öyle bir şey ki ne kadar yazı yazarsam yazayım, isterse milyonlarca olsun, asla bitmez, tükenmez. Anlatmak istediğimi tam anlamıyla ifade edemem. Çünkü ben aşkı anlatamam; zaten aşkı kim anlatabilir ki?
Bir insan herkesi sevebilir. Sevgi başka bir şeydir; sevgi çok güzel bir duygudur. İstediğin herkesi, her şeyi sevebilirsin; birden fazla kişiyi, istediğin kadar insanı aynı anda sevebilirsin. Sevginin bir tanımı vardır: Sevgi anlatılabilir, açıklanabilir. Birisini ne kadar sevdiğini anlayabilir, ifade edebilirsin. Ya da sevginin ne olduğunu tanımlayabilirsin.
Peki ya aşk? Üç harfli, kısacık bir kelime… Aşk ne demek? Aşkın gerçek anlamı ne? Aşk tanımlanabilir mi?
Eskiler aşka “kara sevda” derlermiş. Kara sevdaya yakalanan bir kadın ya da erkek, eğer sevdiğine kavuşamazsa hasta yatağına düşer, unutamazsa ölürmüş denir. Ama burada, eski zihniyetin “Bizim zamanımızda sevgi ve saygı vardı; öyle boşanmak, kocanın karşısında konuşmak yoktu” diyerek kadınlara yapılan eziyetleri ve “Bu evden gelinlikle çıkan kız ancak kefenle döner” anlayışını kastetmiyorum. Konumuz bu değil.
Aşkın ne olduğunu tam anlamıyla anlatamayız, betimleyemeyiz; sadece hissederiz. Bence aşk, dünyadaki en evrensel duygulardan biridir. Aynı zamanda hem en güzel hem de en acı verici duygudur. Kimi insanı mutlu eder, kimini ise mutsuz; ortası yoktur.
Aşk, içimizden söküp atamayacağımız bir şeydir. Kimileri bu duyguyu gerçekten yaşar, kimileri ise hiç tanıyamaz. Evet, sever; hem de çok sever. Ama o sevgiyi aşk zanneder. Oysa sevgi, aşk değildir.
Ben de onlardan biriyim. Eskiden