• Her düştüğümde "daha öncekileri nasıl atlattıysam öyle atlatırım" diyorum kendi kendime , güçlü olduğumu biliyorum . Bir dayanak bulmama gerek yok , "kendi kendime yeterim deyip" tutunmadan kalkıyorum ayağa , eskisinden daha sağlam , eskisinden daha dik .

    Her ayağa kalktığımda ne kadar güçlü olduğumu bir kez daha hissediyorum ve düşünüyorum düşüşlerimi , ders çıkarıyorum kendime . En büyük dersimse "seni düşürenler var ise eğer , onlara bu yetkiyi sen verdin . Ya verdiğin yetkiyi geri al , yada onların seni tekrar düşürmelerine seyirci kal . "

    Her yanlız kaldığımda etrafımdaki boş kalabalığa bakıyorum , düşüncesiz boş kafalar , ruhsuz boş bedenler kaplı evren .
    Hislerim ve zekamın koalisyonundan çıkan kararla 1-2 kişiyi hayatıma alıyor , diğerlerinin altından sandalyelerini usulca çekiyorum . Eğer burası benim dünyamsa, sevdiklerimden başkası taht sahibi olamaz .

    Her yorulduğumda hedeflerimi bileme taşıyla yüz yüze getiriyorum . "Hedefi olanın yorgunluğu hep bir adım geridedir ." Diye yerleştiriyorum zihnimin ücra köşelerine ." Hedefe varmadan soluklanmak , yorgunluğu almaz . Geç kalmışlık ve Pişmanlık getirir " diyerek koşuyorum hedefe .

    Her ders çalıştığımda "zihnin , düşünebilmenin , beynin " ne kadar da büyüyebileceğini fark ediyorum . Şişirince Dünya olabilecek bir balon gibi ; ne kadar hava verirsen , o kadar büyür misali . Ve dünyalar kadar bilgiyi alabilecek zekam olsa da boş olan her bilginin yeni alınacak bilgiyi sıkıştıracağını öğrendim . Geç olsa da . . .

    Her boş kaldığımda hayatıma damga vuracak yeni kelimeler üretiyorum , kendim için . " ben çok güçlüyüm " diyorum mesela , yada " ben çok güzelim" , "ben çok başarılıyım " , ben çok becerikliyim " ... çünkü biliyorum ; "eğer birşeylerin gerçek olmasını istiyorsan önce kendin inanmalısın "

    Her birşey sorguladığımda aslında herşeyin sorgulanması gerektiğini fark ettim . Sorgulamadan inanmak "başkasının beynini ödünç almak " gibi , peki "senin beynin yok mu " dedim kendi kendime . Deliller bul , araştır , "bilenlere" soruştur ama körü körüne inanma ! . Gözlerini daima açık tut , Topraktan biten fidanı bile delil sayman gerekebilir . Bakmakla yetinme , gör ! . Aldığın nefesin değerini bil , hakkını ver . Boş geçme, çırılçıplak geldiğin dunyadan , bez parçasıyla göçmenin bile hakkını ver .
    Taklitten uzak dur , tahkik et . Tahkik et ki , soru işaretlerinden uzak durasın , neyi savunduğunu hakkıyla bilesin . Ve şunu da unutma İkra ; Bu dünya senin dünyan olduğu müddetçe altından tahtını alacak kişi çıkamaz , yeter ki sen izin verme .

    İKRA K.
    İ'BayanOkur-Yazar
  • "O , hak ile batili ayiran soz " Allah'in sımsıkı sarilinmasi lazim gelen saglam ipidir.Allahu Teala O'nu dertler icin deva , kalplerin pasini silmek icin cila, ders almak isteyenler icin ogut, hak dava icin hidayet rehberi abidler icin feyz kaynagi kilmistir.
  • Yıllar önce televizyonda Yaprak Dökümü dizisinin yayınlandığını hatırlıyorum.Bu dizinin üç yıl sürdüğünü öğrendim. Açıkçası bu kadar kısa bir romandan üç sezonluk nasil bir dizi yaptılar da seyirciyi bu kadar oyaladılar anlamak mümkün değil. Bunları neden söylüyorum o kadar hazırcı bir millet olmuşuz ki,kitap okumaktan üşendiğimiz için üç yıl bir diziyi izleme zahmetine katlanıyoruz... Ne manidar, oysa ki iki saatte rahatlıkla okuyup bitecek ve hiç bir ekleme olmadan orijinal haliyle okumanın tadına varılacak bir eser... Neyse bu konu baya uzayacak ben kitabın konusuna geçeyim.

    Bir memur olan Ali Rıza Bey ve ailesini anlatıyor kitap. Ali Rıza Bey ve Hayriye Hanım beş çocuğa sahiptir. Daima doğru yolda yürümeye çalışan Ali Rıza Bey , çocuklarını da bu doğrular üzerine yetiştirmeye çalışır. Siz ne vermeye çalışırsanız çalışın , verdiğiniz karşınızdakinin anladığı kadardır. İşte Ali Rıza Bey de ne kadar çabalarsa çabalasın karşılığını alamaz. Modernlikti, çevreydi, paraydı derken bir ailenin nasıl parçalandığını okuyoruz kitapta.

    Ali Rıza bey,bu kadar mükemmeliyetçi olmalıydı gerçekten? Bu denli korumacı olmak ne kadar doğru? Hatasız,kusursuz ve dürüst bir insan olup,evlatlardan da aynı dürüstlüğü beklemek ne kadar doğruydu?
    Kitabı okurken hep bu soruları sordum açıkçası...
    Ali Rıza bey içten içe etrafında olan biten ahlaksızlıkları kınamış,dudak bükmüştü kimbilir.
    Kendi yetiştirdiği evlatlara o kadar çok güvenmiş onlardan böyle şeyler beklememişti. Ne varki hayat insanı hep ayıpladıklarıyla sınamıyor mu?
    Kaldı ki yetiştirmiş olduğumuz evlatlar bizim olabilirler fakat her biri ayrı birer kişilik ve karaktere sahipler. Onlar kendi yollarını doğru yada yanlış çizen,birer birey olma yolunda olup,her hatalarında benim evladım değilsin,yüzüne bakmam tövbe olsun gibi büyük sözler etmek biz anne babalara yakışmayan sözler diye düşünüyorum...
    Ali Rıza bey de en nihayetinde hastalık ve yoksulluğun da vermiş olduğu ziyanlıkla tüm söylediklerini ezip ailesiyle bir arada yaşamayı kabul etmiştir. Bu kabul ediş elbette doğruluk timsali bir baba için en ağır hallerden biridir. Fakat hayatında acımasız bir gerçeğide varki,insan kimsesiz yaşayamaz... Yanında en yakınlarının nefesini duymak yaşlanmış yüreklerin en büyük ilacıdır. İşte bu vaziyette bir insan için ilacın kaynağı önemini yitirir ve sadece yarayı tedavi etmesi beklenir...

    Reşat Nuri Güntekin bu kitapla belkide bir çok ders vermek istemiş biz anne babalara ve evlatlara. Okuyup kendi payımıza düşeni almak gerektiğini düşünüyorum. Büyük beylik laflardan kaçınıp daha tevazu sahibi ve daha affedici bir insan olabilmek için okumak en iyi ilaç öyle değil mi?

    Reşat Nuri Güntekin üç kitabını okudum ve içlerinde en çok Çalıkuşu ve acımak kitabını beğendiğimi söyleyemeden geçemeyeceğim.
    Keyifli okumalar...

    Reşat Nuri Güntekin
    Yaprak Dökümü
    İnkılap yayınları
    Sayfa:160
  • Prof. Dr. Cağfer Karadaş

    Bir ara uzaktan görmüştü. Bir sohbetine kısa süreliğine şahit olmuştu. Yüzünü hayal meyal hatırlıyordu. Anlat deseler hiçbir şey söyleyemezdi. Bir gün arkadaşının ısrarı üzerine “haydi gidelim” dedi.  

    Gitti, edeple oturdu herkes gibi bir köşeye. Dinledi dinledi… Dinledikçe içi ısındı. Sevdi vallahi… Çıkışta arkadaşı “Nasıl buldun?” diye sordu. “Çok iyi, içim ısındı” diyebildi. Daha fazla üstelese söyleyecek bir şeyi yoktu. “Gel katıl bize” dedi arkadaşı. “Katıl, sen de burada yerini al.” Bu sözler de sıcak geldi. “Olur” dedi. Düşünmedi, arkadaşıyla birlikte daldı içeri. Önüne birlikte oturdular. Arkadaşı, “Efendim, bu kardeşimiz sizden ders almak arzusundalar” diye takdim etti. İçinde bir kopma, bir kıpırdama bir dalgalanma oldu ama aldırış etmedi. 


    “Emin misin? Evladım!” dedi. Bu soruyu beklemiyordu. Emin miydi gerçekten? Ama oturmuştu bir kez oraya, ne diyebilirdi? Emin olduğunu söyledi. Kimden emindi, neden emindi, nasıl emindi, emin olmak nasıl bir şeydi? Bunlar zihninden bir anda ses hızıyla geçti. Geçti, çünkü bu sorulara verecek cevabı da yoktu.

    “Peki evladım, bugün güzel bir uyu, yarın gel bize gördüklerini anlatırsın…”

    İlk ders miydi bu? Bu nasıl dersti? Nasıl olur, uykumda gördüklerimi nasıl anlatırım? Garip bir durumdu ama girmişti bir kez. Devam etmeliyim dedi. Arkadaşına da sormadı. Dışarı çıktığında bir an her şey zihninden boşalmıştı. Sormak dahi aklına gelmemişti. 

    Gitti, eve girdi sanki emre itaat ediyormuş gibi derhal yatağa yattı. Hemen de uyudu. Sabah uyandığında kafası çok karışıktı. Bir sürü rüya görmüştü ama bir tanesini çok net hatırlıyordu. Dün gördüğü zat, bütün berraklığı ile rüyasındaydı. Bütün detaylar zihnindeydi. Orada kısa bir süre oturduğunu düşünmüştü ama bütün detayları zihnine almıştı. Sabırsızlıkla akşamı bekledi. Arkadaşını buldu, “Gidelim” dedi. 

    Dinledi, anlatan gencin heyecanlı anlatışını. Anlattı, anlattı ve bitti. Koca bir aferin alacağını düşünüyordu. Onu görmüş, ta kendisini görmüştü. Ana şimdi de aynı zatla karşı karşıya idi. Fakat o sukut ediyor, bir şey söylemiyordu. Yüzünde ne memnuniyet ne de memnuniyetsizlik ifadesi vardı. Anlatmaya başladığı yüz ifadesi ile bitirdiğindeki yüz ifadesi aynı idi. Anlattığının hiçbir tesiri olmamıştı. İçinde garip duygular oluştu. 

    “Evladım, senin içini masiva kaplamış. Derhal bundan kurtulman lazım. Bu masiva yüküyle bu yolda yürüyemezsin… Yorulursun, yorulduğunla kalırsın…”

    Dondu kaldı. Bir şey diyemedi. Ne diyeceğini de bilmiyordu. Masiva neydi, yük de ne oluyordu, yol neresiydi? Sorular sordu kendine cevabını bulamadı. Kalbinden geçti bütün sorular, bu yüzden kimse kendini duyamadı. 

    “Evladım, önce kalbine seni yaratan Allah’ın girmesi lazım. O’nun olmadığı yer karanlıktır. Orayı aydınlatmak lazım. Sonra seni gereksiz masiva yükünden kurtarmak lazım. Bugünden itibaren her gün yüz kere Allahdiyeceksin.” 

    Allahdiyeceğim. Diyeceğim de ne zaman, nasıl, yemekten önce mi sonra mı, uykuya varmadan mı, yoksa sabah kalktığımda mı? Ufff, ne çok soru var kafamda. Hay bu kafama!

    Çıktılar… “Bu senin dersin” dedi arkadaşı. Dersini almıştı. Allahdiyecekti. Sabah aydınlığında, akşam karanlığında, yemekten önce, yemekten sonra; işte, evde okulda… Ve özellikle her namaz vaktinde… Eeee… Allahdemenin yeri ve zamanı mı olurdu? Dışından söylemezsen içinden söylerdin… Yüz kere mi demişti, hiç saymamıştı. Ama yüz kereyi birkaç kez geçtiğini kendisi de biliyordu. Olsun dedi, fazlası göz çıkarmaz.

    Günler günleri kovaladı…

    Vardı huzura. İçinde huzur da vardı doğrusu. Daha bir sevinçliydi. Onu görmüştü gene rüyasında. Yüzüne büyük bir ışık vurmuş, aydınlık pırıl pırıldı mübareğin yüzü…

    “Anlat bakalım” dedi. O zaten anlatmaya dünden hazırdı. Kalbi pıt pıt ederek, dili damağına dolaşarak anlattı anlattı… Fakat onun yüz ifadesinde yine bir değişiklik olmamıştı. Eyvah dedi içinden, bu da olmadı, bugün de olmadı.

    “Evladım, içindeki masiva gün gibi açığa çıkmış. Onu oradan atmak lazım. Allah’tan başka kalpte bir şey bırakmamak lazım.”

    Ne yapacaktı, nasıl yapacaktı. Hiçbir şey bilmiyordu. Çaresiz boynunu büktü, teslim oldu. Çekip gitmek istiyordu. Ama yapamıyordu. Bir gelgit hali, bir fırtına kopuyordu içinde…

    “Evladım, bugünden itibaren yüz kere lâ ilahe illallahdiyeceksin. Bu yükle gidemezsin. Yorulur, yolda kalırsın… Yükünü hafifletmen lazım. Hele masiva yükünden tümden kurtulman lazım. Zaten varacağın yerde ona hiç ihtiyaç yok. Atacağın yükü taşımayacaksın. İhtiyacın olanı al, gerisini bırak.”

    Lâ ilahe illallah… Söyledi. Sabah akşam, her namaz vakti. Hiç sektirmedi. Yüz, yüz elli, iki yüz... Arada unuttuğu da oluyordu. Eh, unutmak insandandı. Takmadı, devam etti. İçinde bir ferahlık hissetti, ferahladı. Ama anlatılacak gibi değildi. Zaten anlatmak da istemiyordu. O ferahlığın kendisinde, sadece kendi içinde kalmasını istiyordu. En mahrem yerinde kalbinin ta derininde…

    Arkadaşı sordu. Hiçbir şey demedi. Diyemezdi, dememeliydi. Mahremini kimseye açmamalıydı. 

    Yine günler günleri kovaladı. Bel ki de aylar oldu… Hesap, kitap tutmuyordu. Zaten bu işler hesaba, kitaba gelmezdi. 

    Vardı tekrar huzura, içi huzur dolu. Anlattı, anlattı. Ne çok anlatmıştı ya da öyle zannediyordu. Ama aslında hiçbir şey anlatmamıştı. Ne ağzı açılmış, ne dili dönmüş, ne de bir ses duyulmuştu. 

    “Tamam evladım” dedi. 

    “Yol senin yolun. Gidebilirsin. Yolda işaretçiler göreceksin. Onlara takılma. Sadece işaret ettikleri istikamete yönel. Çeldiriciler de olur. Onlara da aldırma. Ayağını sağlam bas, kalbini ferah tut. Rampaları çıkarken de inerken de hızını bozma. Heyecana kapılma. Hızlı gideni de yavaş gideni de görürsün. Sen kendi kalbinin ibresine bak. Ona uy. Hırsına yenilme, sabırsızlık etme, istikametini bozma. Arada bir mola ver, takva ve taat azığını al. Sağdan soldan gelecek yaramaz fısıltılara kulak asma. Sana güzel muştularda bulunan biri sağında biri solunda iki arkadaşın olacak. Sen onları göremezsin ama onlar seni görür. Onları dikkatle dinle. Onlar son durakta seni bekleyenlere teslim edecektir. Gönül huzuru ile teslim ol… Bizi de duandan unutma… Ne de olsa biz de henüz yoldayız… Buluşmak üzere evladım… Yüce sancağın gölgesinde, büyük havuzun serinliğinde…”  

    *

    Hatırlatma kabilinden:

    Masiva: Allah’tan başka her şey. Gereksiz yük. Son durakta atılacak meta…

    Lâ ilahe illallah: Allah’tan başka tanrı yoktur. O’ndan başkası boş. Başkasına takılma, aldırma, sadece O’na git. 

    Takva: Günaha düşmekten korkma hali. Endişe kalkanı. Günahtan uzak durmanın kazandırdığı sıfat. Duyguların gazına karşı, aklın freni…

    Taat: İbadet. Yolda gerekli olan azık. Ümit azığı… Sadece O’na boğun bükme ve sadece O’ndan dilekte bulunma hali… Takva taate götürür, taat takvayı getirir… Ancak bu ikisiyle O’na gidilir… Başvuracağın O’ndan başkası yok zaten…

    02.07.2018

    Fethiye / Bursa
  • Aşure bize ne diyor?

    Dinle neyden gör neler diyor sana/derdi vardır ayrılıklardan yana.|Hz. Mevlana. Dinle aşureden gör neler diyor sana/derdi vardır gayrılıklardan yana.|Sibel, bildiğiniz Sibel.

    Aşure bize ne diyor? Belki bir nohutsun, belki fasulye, belki buğdaysın; ceviz de olabilirsin, fındık da, kırmızı nar tanesisin belki, ya da yeşil Antep fıstığı, turuncu portakal kabuğu; ufacık, tefecik, minicik tanecikli bir incirsin belki. Ve yahut, kayısı, kuş üzümü ve dahi elma... ve ila ahir... Sen hiç nohutun fasulyeye, "en üstün tahıl benim" dediğini duydun mu, Antep fıstığının nara, "benim rengim senden daha güzel, ezik nar!" dediğine şahit oldun mu? İncirin kayısı ile üstünlük yarışına girdiğini gördün mü? Göremezsin, duyamazsın. Çünkü bunları ancak insanlar yapar. Sen ırkının, dininin, renginin, ideolojilerinin fil dişi kulelerinde ahkam keserken, o hafife aldığın incir çekirdeği var ya hani, sana insanlık dersi verir; insandan öğrenemedin canımcım, bari nohuttan, fasulyeden, nar tanesinden, incir çekirdeğinden ve dahi kuş üzümünden ders al. Bak biz hep bir araya geldik, rengimiz, cinsimiz, tadımız farklı ama bir araya gelip zehir olmadık, aşure olduk, birlikte tatlandık, anlam kazandık ve çoook tatlıyız di miii! (İşte bunu söylerken, incir çekirdeği insanlığa karşı zaferini ilan etmiş, Zafer işaretini yapmış ve basın mensuplarına bol gülümsemeli pozlar vermektedir) ve devam eder siz de orda biriniz ötekinizden farklı düşünüyor diye, milliyetiniz, dininiz, renginiz farklı diye selamı sabahı kesin, olmadı kafalarınızı kesin! Sizden ancak zehir olur! Accık şu bizim aşureyi örnek alın da! "Hiç düşünmez misiniz" der ve konuşmasına son verir incir çekirdeği.

    Bir de yukarda laf arasında aşure tarifi de verdim, bu kıyağımı da unutmayın :) Yazııkk, "incir çekirdeğini doldurmayacak kadar" diye deyimlere söz konusu olan incir çekirdeğinin içi ne kadar doluymuş öyle, hep içine atmış. Bize de incir çekirdeğinin rahle-i tedrisinden ders almak düşmüş. Ah! Hiç akıllanmayacak mısınız?
  • Tek bir bomba her şeyi değiştirdi.
    Ders almak zorundayız.
    Aynı hatayı tekrarlayamayız.
    Olmaz..
    Düşmanınızdan alabileceğiniz en büyük intikam, affetmeyi öğrenmektir. Yaşadığımız ve çıkardığımız dersleri aktararak, çocuklarıma bana miras kalandan daha iyi bir dünya bırakabilmeyi umut ediyorum.
    Amacım budur..

    https://youtu.be/Aq-xuWueVb4

    ~Hiroşima Ertesi Gün Belgeseli~