Üzerlerine yoğun bir soğuk çöktü. Harry göğsünün sıkışıp kaldığını hissetti. Soğuk, derisinden de daha derinlere indi. Göğsünün içindeydi, kalbinin içinde…
Karanlık tavana kaşlarını çatarak baktı. Kendi başının çaresine bakamaz mı sanıyorlardı? Lord Voldemort’dan üç kere kurtulmuştu, hepten işe yaramaz biri değildi…
Durup dururken, Magnolia Crescent’la gölgelerin içinde gördüğü yaratığın resmi gözünün önüne geldi. Ecel kapıya dayandığında yapabilecekleriniz…
“Öldürülmeyeceğim,” dedi Harry yüksek sesle.
“Hah şöyle, güzelim,” dedi aynası uykulu bir sesle.
Harry yeniden yatağına gitti ve kendisi için yaptığı Hogwarts’a dönene kadar kaç gün kaldığını gösteren çizelgede bir günü daha karalamak için uzandı. Sonra gözlüğünü çıkarıp, gözleri açık, yüzü üç doğum kartına dönük, yatağa uzandı.
Ne kadar sıra dışı olursa olsun, Harry Potter o anda herkesin hissettiklerini hissediyordu: Ömründe ilk kez, o gün doğum günü olduğu için mutluydu.
Arkasında yaprakların hışırdadığını duyan Harry, Aragog’a ümitsizce, “Biz gidelim o zaman,” diye seslendi.
“Gitmek mi?” dedi Aragog yavaşça. “Sanmıyorum…”
“Ama - ama-“
“Oğullarım ve kızlarım emrime uyup Hagrid’e zarar vermiyor. Ama onları taze etten mahrum edemem, hele böyle kendi isteğiyle ayağımıza gelmişken. Hoşça kal, Hagrid’in arkadaşı.”
“Demek Dobby trene girmemizi engelledi ve kolunu kırdı…” Başını salladı. “Biliyor musun ne diyeceğim, Harry? Eğer hayatını kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmezse, seni öldürecek.”