Mücella
Nazan Bekiroğlu’nun büyüleyici kalemiyle nihayet tanıştım ve açıkçası üzerimdeki etkisini uzun süre atamayacağım, yüreğime dokunan bir kitap oldu. Elime aldığım andan itibaren sayfalar su gibi aktı; hikayenin içine öyle bir çekildim ki bırakmak imkansız geldi ve çok kısa bir sürede bitiverdi. Ama bitmesine rağmen içimde bıraktığı o hüzünlü hava kolay kolay geçmeyecek gibi...
Kitabı okurken zamanı geriye sarmak, hikayenin tam kalbine girip Mücella’ya kol kanat germek istedim. Ona sımsıkı sarılmayı, elimi uzatıp onu o sıkışmış yalnızlığından çekip çıkarmayı o kadar çok arzuladım ki... Babasız büyüyen bir kız çocuğunun annesiyle geçen ömrünü okurken, annesi Neyyire Hanım’a fazlasıyla kızdım. Söylesene Neyyire Hanım; "kızını korumaya çalışırken" ona yaşattığın onca şey, kurduğun o katı baskı gerçekten değdi mi? Eğer bu kadar baskıcı olmasaydın, Mücella belki de kendine bambaşka, çok daha mutlu bir hayat sunabilecekti. Bu hikayenin böyle yarım kalmasının en büyük sebebi kesinlikle sendin...
Mücella ömrü boyunca etrafındaki herkese dokundu, herkesin hayatını güzelleştirdi. Mahallede ne zaman birinin başı sıkışsa ilk onun kapısını çaldılar, ondan şifa buldular. Ama şimdi dönüp arkama bakıyorum da; Mücella’nın bir derdi, bir tasası olduğunda gidip kapısını çalabileceği, sığınabileceği hiç kimsesi yoktu... İşte bu detay kalbimi en çok kıran şey oldu.
Kendi mutsuzluğuna ve yalnızlığına rağmen hayatı boyunca diğer kadınlara destek olan, sessiz ama devasa bir mücadelenin hikayesiydi bu. Yazarın o nahif ve şiirsel diliyle birleşince kalbimin en güzel köşesine kuruldu bile. Kesinlikle herkesin ömründe bir kez Mücella'nın elinden tutması gerekiyor. Evet kimler okudu bakalım?