Agnes’ın kafasının içindeki düşünceler tekrar tekrar genişleyip daralıyor, genişleyip daralıyor. Önce şöyle düşünüyor: Olamaz, mümkün değil, nasıl yaşarız, ne yaparız, Judith buna nasıl dayanır, herkese ne derim, nasıl devam ederiz, nerede hata yaptım, kocam nerede, o ne diyecek, onu kurtarmak için ne yapabilirdim, neden yapamadım, esas onun tehlikede olduğunu nasıl fark edemedim? Sonra tek bir şeye odaklanıyor: Öldü o, öldü, öldü. Bu sözün hiçbir anlamı yok. Zihninde bir yere oturtamıyor. Oğlunun, çocuğunun, evladının, en sağlıklı ve en güçlü bebeğinin birkaç gün içinde hastalanıp ölmüş olması imkânsız.
Sayfa 207·Kitabı okudu
Allah'ım Ölümün de Hayırlısını Ver...
Düşüncelere dalmışken ister istemez ağlama seslerinin geldiği yöne doğru baktım. Bir cenaze töreni yapılıyordu. Kim acaba diye düşünmeden edemedim. Aslında hiçbir önemi yoktu. Ben yaşıyordum. Tek önemli şey buydu. Sanırım ölen kişinin yaşı gençti çünkü etraf oldukça kalabalıktı. Nedense yaşlı kişiler öldüğünde daha az katılımcı topluyor. Veda edememenin vicdan azabı mıdır insanları oraya çeken? Bilemedim. Ağlamak ne içindi? Anlayamadım. Ölenin nereye gittiğini bilmiyorsak onun ardından neden ağlardık acaba? Öğretilmiş çaresizlikten öte bir durum değildi elbette. Yaşayan her şeyin bir gün öleceği mutlaktı. Bitki, hayvan ya da insan... Genç ölenler için erken gitti tabiri kullanılırdı. Oysa hiçbir ölüm erken ya da geç değildi. Her şey tam zamanında olurdu. Ne daha erken ne de daha geç. Ölenin ardında kalanlara sorasım geliyordu, tam olarak ne zaman öleceğini düşünüyordunuz diye. Ne cevap verirlerdi bilemiyordum. Ancak her an ölebileceğini gerçekten idrak edebilen bir kişi her gününü son günü gibi yaşardı. Ölüm herkesi pusuda beklerken ne zaman ve nasıl olacağını kimse söylemiyordu. O yüzden cenaze törenleri de yeri gelince anlamını yitiriyordu. Bir veda töreni, son buluşma, ebedi yolculuğa uğurlama gibi sözleri de kifayetsiz kalıyordu. Giden gidiyor kalan kalıyor, hayat öyle ya da böyle devam ediyordu.
Sayfa 32·Kitabı okudu
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Fatiha 2.Bölüm
EUZUBİLLAHİMİNEŞŞEYTANİRRACİM BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM Elhamdulillahi rabbil âlemin esselatu vesselamu aleyke ya seyyidel evveline vel ahirin ve ila cemiil enbiyayi vel murselin ve ila cemiil evliyayi vel hamdulillahi rabbil âlemin. Bismillahirrahmanirrahim. El hamdu lillâhi rabbil âlemîn. Er rahmânir rahîm. Mâliki yevmid dîn. İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn. İhdinâs sırâtel mustakîm. Sırâtallezîne en’amte aleyhim. Gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn. Allah’ın Fatiha’daki muradını, kulluğumuz için Fatiha’nın önemini anlatıyorduk, Fatiha’yı bir dua olarak nasıl anlamamız gerektiğini anlatmıştık, yine devam ediyoruz inşallah. Kur’an, insanın hayat kitabıdır; yani insanın, hayatında yaşadığı her an mutlaka Allah’ın emriyle, hükmüyledir. İnsanın herhangi bir olay karşısında ne yapması gerektiği Kur’an’da mutlaka vardır. Bu yüzden Allah, Kur’an’ı birden bir kitap olarak indirmemiş, yirmi üç senede tedrici olarak, parça parça, bütün hayata yayarak indirmiştir. Bütün varlığın merkezinde insan vardır. Bunu laf olsun diye ya da herhangi bir kitaptan okuduğum için değil Allah böyle öğrettiği için söylüyorum. İnsanın hayatı Kur’an demektir. Allah, insanın kendi hayatını Kur’an’a göre yaşamasını istemiş, dolayısıyla fıtrat itibariyle de onu bir Kur’an olarak, bir kitap olarak yaratmıştır. Bütün Kur’an, insanda mevcuttur. Kur’an insanda mevcut olmazsa insanın Kur‘an’ı anlaması ve yaşaması mümkün olmaz. Allah, insanın gönlündekini, fıtratını, Kur’an’ı indirip insana hatırlatır; yani “senin için böyle bir hayat takdir etmişim, sen böylesin, sen canlı Kur’an’sın” der. Kur’an’ın canlanıp, bir insanın suretine bürünmesi mümkün olsaydı suretine bürüneceği kişi Resulullah (s.a.v.) Efendimiz olurdu. Bu durumda Resulullah (s.a.v.) Efendimiz canlı Kur’an demektir. Eğer Resulullah
Sayfa 179·Kitabı okuyor
Sen varsan şu yeryüzü daha yaşanır benim için
Bir ödev kağıdının üstünde, "Yirmi yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?" yazıyordu. Ödev kâğıdının köşesine düzgün bir şekilde çizilmiş mavi çiçeği görünce, gülmeden edemedim. Kağıttaki sorunun altına Kepçük bir çizim yapmıştı. Askeri üniforma içinde çizmeye çalıştığı kişi kendisi olmalıydı. Boyunu oldukça uzun çizmişti. Yanında elini tutan gelinlikli bir kız vardı. Her şeyi renksizken bir tek gözleri mavi, saçları siyah olan bir kız... Yamuk yumuk çizilmişti ikisi de. Çocuksu bir resimdi ama şu yaşımda gözlerimden akıttığı yaşlar ve hissettirdiği duygular asla çocukça değildi. "Murathan," diye mırıldanırken sesimi ben bile zor duymuştum. "Kepçük'ün gözünden yirmi yıl sonraki Murathan ve Gökçen." Artık gözyaşlarım baraj kapakları açılmış bir şekilde gözlerimden boşanırken bakışlarımı ona çevirdim. Öyle yoğun bir aşkla baktım ki yüzüne, kalbimdeki bu aşkın her bir detayını görsün istedim göz bebeklerimde. "Bundan yirmi yıl önce kendimi görmek istediğim iki yer vardı," dedi şiir gibi sesi. "İlki asker olmaktı. İkincisi ise en yakın çocukluk arkadaşımı, bir de hayat arkadaşım yapmak. İlkini başardım. Sıra diğerinde." Diğer eli aniden resmin üzerine doğru uzandı ama boş değildi. Avucunun içindeki zarif yüzük, karanlığın içinde dahi parlıyordu. Ağlamak için açılan dudaklarım ve boğazımdaki hıçkırığım öylece kaldı. "Gökçen," dedi. "Pamuk," diye devam etti. "Evlenelim mi?" Şaşkın ve yaşlı bakışlarımın hedefi artık oydu. Daha fazla dik duramadım. Çömeldiğim yerde geri sendeleyip lap diye kıçüstü oturdum. Dizlerimin bağı kopmuş durumdaydı. Bu ani düşüşümü eli belimde olduğu için yavaşlatmıştı ama, "Gökçen!" diyerek şen bir kahkaha atmayı da ihmal etmemişti. Altında oyunlar oynadığım, neşeyle koştuğum, dallarına çıktığım ağacın şahitliğinde; yollarında koştuğum,
Burayı okuduktan sonra bir müddet kitaba devam edemedim.
Beni hâlâ seviyor ve muhtemelen bundan sonra başka birini sevmeyecek. Bana öfkeli de değil; çünkü iki insan birbirini gerçekten sevdiyse, aralarında gerçek bir öfke olmaz. Kızgınlık, evet, intikam arzusu, evet ama öfke, şiddetli, hesapçı, pusu kurmuş bir öfke...Hayır, bu mümkün değil.
Allah Hamid’dir
EUZUBİLLAHİMİNEŞŞEYTANİRRACİM BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM Elhamdulillahi rabbil âlemin esselatu vesselamu aleyke ya seyyidel evveline vel ahirin ve ila cemiil enbiyayi vel murselin ve ila cemiil evliyayi vel hamdulillahi rabbil âlemin. Hep beraber dinimizi tanımaya çalışıyorduk. Dinimizi anlayabilmek için Allah’ın vahyini yine ondan öğrenmemiz gerekir. Dinin temeli, esası; “Allah’a imandır, islamdır, ihsandır” demiştik. Bunların her üçünde de önce Allah’a iman, Allah’a âbdiyet ve Allah’ın huzurundaymış gibi ona âbd olmak gelir. Öyleyse öncelikli olan, Allah’ı tanımaktır. Allah’ın bir ismini anlattığımızda onunla beraber birçok ismi de o isimle beraber anlatmak zorunda kalıyoruz. Mesela; Allah’ın Vedud ismini anlatırken diğer isimleri de onunla beraber anlatmıştık; yani Allah’ın bir ismini öğrenirken sadece öğrendiğimiz ismi değil onunla beraber diğer isimlerdeki özellikleri de öğreniriz. Dolayısıyla rabbimizi sıfatlarından, isimlerinden biraz daha tanımış oluruz. Tanımadığımız bir Allah’a, bir rabbe iman ettiğimizi söylesek de ona iman etmiş olmayız; çünkü Allah’ı ne kadar tanırsak ona imanımız da o kadar olur. Hele bir de Allah’ı yanlış tanırsak o zaman o iman ettiğimiz Allah olmaz, bizim kendi kendimize hayal ettiğimiz, vehmettiğimiz putumuz olur. Evet, Allah’ı onun kendini tanıttığı gibi tanımaya, Esmau’l Husna’sını kısaca anlamaya çalışıyorduk. Vedud isminden sonra Allah’ın Hamid ismini anlamaya çalışacağız. Fatiha Suresi’nin ilk ayetinde; El hamdu lillâhi rabbil âlemîn:(Fatiha /1) “Hamd övme ve övülme âlemlerin rabbi olan Allah içindir” buyrulur. Bu yüzden önce Allah’ın Hamid ismini tanımaya çalışacağız. Aslında Allah’ın ismini, sıfatını bilmek, anlamak öyle basit bir şey, kolay bir şey değildir. Bunun için aklımızı mutlaka sonuna kadar kullanıp, onu anlamaya