Çavuşesku diktatörlüğüne karşı duran, defalarca sorguya alınan, bilgi vermediği için işkence gören, ölüm tehditleri alan bir yazar Herta Müller. 1987 yılında Almanya’ya göç ediyor. Romanya’da yaşam ve göçmenlik kitaplarında sık ele aldığı meseleler, diktatörlükte yaşamı en iyi anlatan yazarlardan biri. Diktatörlük demişken zorunlu reklam bildirimi yazıp geçeyim.
Korku ve yabancılaşma! Korkunun her halini yansıtıyor; ihbar edilme korkusu, tutuklanma korkusu, öldürülme korkusu, açlık korkusu..yavaş yavaş uyuşan, sinen bir toplum, korkuyla hayatta kalmaya çalışırken kendisine yabancılaşan insanlar.
Soluk Salıncağı, Çağlar Tanyeri çevirisiyle yeni yayımlandı. Okuduğum diğer üç kitabından daha farklı bir tarihi gerçekliğe odaklanıyor. Sovyet çalışma kamplarında yaşananlara. 1945 yılında Romanya’daki Almanlar bu kamplara alınıyor, Müller’in annesi de beş yıl bu kampta tutulmuş. Detaylar üçüncü görsel. Soluk Salıncağı’nın anlatıcısı artık yaşlanmış bir erkek, Leo Auberg. Eşcinsel olduğu için sürekli öldürülme korkusuyla yaşayan biri ve genç yaşta bu kampa gönderiliyor. Açlıkla yaşamayı öğrenmek zorunda, birderibirkemikzamanı. Belirli bir olayın izinde peşi sıra bir hikaye değil, fragmanlar ya da hayattan kesitlerle ilerliyor. Son bölümlerde Leo’nun kamp sonrası yaşımı kısaca anlatılıyor. Esaret bitiyor ama onun için korku, hayatta kalma mücadelesi bitmiyor…
Herta Müller’in dili şiirsel, imgeler ve metaforlar alametifarikası. Dikkat ister, bazen yorar. Ama bence anlatımını diğer kitaplarındaki kadar yoğun değil Soluk Salıncağı’nda. Bu açıdan iyi bir başlangıç ama
diktatörlükte yaşamı okumak isterseniz, Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım. Otobiyografik bir roman. Sorguya çağrılan bir anlatıcı yaşamını anlatıyor. Biraz melankoli baskın. En sevdiğim kitabı, Mustafa Tüzel
Kitabı okurken aklıma sık sık kafede oturup yaptığımız sohbetler geldi. Mesela o “şeftali” muhabbeti… Okurken gülümsetti beni. O gün ne kadar çok güldük oysaki ..
Feray’ın hayatına baktığımda işin rengi tamamen değişiyor. Yaşadığı zorluklar gerçekten sarsıcı. Üstelik bunları yabancı birinden değil; hem babasından hem de kocasından görüyor olması insanı daha çok etkiliyor. Babasının para konusunda feray’ı sıkıştırması, Feray’ın son parasını verip gideceği yere yürüyerek gitmesi… Bunlar gerçekten unutulmayacak sahneler.
Babası tarafında kumar, içki, eve geç gelme ve ilgisizlik varken; Emine karakterinin bu kadar güçlü, pozitif ve inancını kaybetmeyen biri olması beni hem şaşırttı hem de ilham verdi. Her zorlukta, her vazgeçiş anında aslında bakış açımızı değiştirmemiz gerektiğini bir kez daha düşündürdü.
Ama en çok Feray… yaşadıklarıma rağmen hayatıma devam eden , dimdik duran bir kadın. Onun bu gücü gerçekten etkileyici. Ve iyi ki Fırat var… Feray’ın hayattaki en büyük tutunacak dalı olmuş. Bu kadar zorluk arasında bile sürekli oğlunu düşünmesi, onu her şeyin önüne koyması gerçekten örnek gösterilecek bir annelik.
Yazarı tanıyarak kitabı okumak bambaşka bir hismiş; bunu fark ettim. Hikâyeye daha farklı, daha derin bir yerden bakıyorsun.
Bence bu kitabın devamı kesinlikle gelmeli. Falcının söyledikleri (iki nikâh meselesi, oğlunun tanınması gibi) insanın merakını artırıyor. Ayrıca aklımda kalan birçok soru var: mesela ..
Emine gerçekten saffet değiştikten sonra gerçekten mutlu bir hayat yaşadı mı ?
Saffet nasıl birine dönüştü, yaşadıklarından ders çıkardı ama bunu başarıyla sürdürdü mü?
Rıfat köye gidip söylediklerini yapabildi mi?
Fırat şu an ne konumda, gerçekten tanınan biri oldu mu ?
Feray nerede? Ne yapıyor?
Kitap bitti ama hikâye zihnimde hâlâ devam
O An FerayMine Zengil Sönmez · Halk Kitabevi · 20261 okunma
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Mehmet Rauf'un (1875-1831), "Define" adlı hikayesinin devamı olan "Kan Damlası" da polisiye bir hikaye. Define hikayesinin azılı suçlusu Hüsrev'in hapisten çıkmasıyla, Doktor Şakir Feyzi'nin konağında ard arda iki cinayet işlenir. Konak halkı korku içindedir. Geçen öyküde polise haber vermeden olayları çözen Şakir Feyzi, bu kez polisten yardım istemek zorunda kalır, çünkü karşısında azılı bir katil sürüsü vardır.
Emniyetin genç ve başarılı hafiyesi Hayret Bey, olaya el koyar.
Kan DamlasıMehmet Rauf · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20252,051 okunma
Sürükleyici, Roma’da çekilen bir sinema filmi gibiydi.
Öykü ve kurgu güzeldi.
Devamı yazılabilir bir öyküydü.
Sadece c*nsellik çok olması beni rahatsız etti. Oraları çıkarırsak güzeldi.
Kitap kulübümüzün okumalarına dahil etmek için tercih ettiğim eserlerden biriydi. Kitap seçildi, ama sonrasında baskısının tükendiğini öğrenip değiştirmek durumunda kaldım. Okuma ateşi içime düşmüştü bir kere, ben de yola tek başıma devam ederek, Fournier’ü de ilk kez okumanın heyecanıyla ‘Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam’ ve ‘Nereye Gidiyoruz Baba?’yı okudum. Birbirinin devamı olmadığı gibi, aslında devam kitabı hissi de veriyorlar bir nevi. 2008 yılında yazar ‘Nereye Gidiyoruz Baba?’ile Prix Femina Ödülü kazanmış.
Nereye Gidiyoruz Baba? oldukça can yakıcı bir anlatı. Geceyarısı kitabın konusuna hakim olmayarak, nasılsa ince ve hemen biter düşüncesiyle başladığım bu serüven, sayfaları çevirdikçe hafife almanın pişmanlığı ve tahminimin çok ötesinde vuruculuğuyla soluğumu kesti ve beni huzursuz ederek iyi bir ders verdi. Daha önce Kenzaburo Oe’nin ‘Kişisel Bir sorun’ anlatısıyla aynı hisleri yaşamıştım ve gerçekten insanı rahatsız eden, düşünmeye iten taraflarını görmemek için ama olmak gerekiyor. Yazardan iki ‘özel çocuğa’ (engelli kelimesini reddediyorum) sahip olmanın zorluğunun anlatısı okuyoruz. Hatta Fournier o kadar cesur ve kimi zaman itici olabiliyor ki, özel iki çocuk sahibi olmayı ‘Benim dünyam iki kere karardı’ cümleleri beni oldukça zorladı, bir yandan da empati kurmadan ve onlara sahip olmadan cümlenin sahibini yargılamanın kolaya kaçmak olduğunu da düşünüp kendimi eleştirdim.
Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam; diğer kitapta baba olarak anlatıcı iken, burada kendi çocukluğunun anılarını bizlere aktarıyor. İki eseri de art arda okumanız taktirde etkileyici nüansları yakalamanız daha olası ve öteki kitapla çapraz bağlantıları fark etmek, ‘heee, demek ki bu yüzdendi. Demek sebebi buymuş’ gibi cümleler kurdum açıkçası okurken. Fournier’ün kitaplarında
Kitap kulübümüzün okumalarına dahil etmek için tercih ettiğim eserlerden biriydi. Kitap seçildi, ama sonrasında baskısının tükendiğini öğrenip değiştirmek durumunda kaldım. Okuma ateşi içime düşmüştü bir kere, ben de yola tek başıma devam ederek, Fournier’ü de ilk kez okumanın heyecanıyla ‘Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam’ ve ‘Nereye Gidiyoruz Baba?’yı okudum. Birbirinin devamı olmadığı gibi, aslında devam kitabı hissi de veriyorlar bir nevi. 2008 yılında yazar ‘Nereye Gidiyoruz Baba?’ile Prix Femina Ödülü kazanmış.
Nereye Gidiyoruz Baba? oldukça can yakıcı bir anlatı. Geceyarısı kitabın konusuna hakim olmayarak, nasılsa ince ve hemen biter düşüncesiyle başladığım bu serüven, sayfaları çevirdikçe hafife almanın pişmanlığı ve tahminimin çok ötesinde vuruculuğuyla soluğumu kesti ve beni huzursuz ederek iyi bir ders verdi. Daha önce Kenzaburo Oe’nin ‘Kişisel Bir sorun’ anlatısıyla aynı hisleri yaşamıştım ve gerçekten insanı rahatsız eden, düşünmeye iten taraflarını görmemek için ama olmak gerekiyor. Yazardan iki ‘özel çocuğa’ (engelli kelimesini reddediyorum) sahip olmanın zorluğunun anlatısı okuyoruz. Hatta Fournier o kadar cesur ve kimi zaman itici olabiliyor ki, özel iki çocuk sahibi olmayı ‘Benim dünyam iki kere karardı’ cümleleri beni oldukça zorladı, bir yandan da empati kurmadan ve onlara sahip olmadan cümlenin sahibini yargılamanın kolaya kaçmak olduğunu da düşünüp kendimi eleştirdim.
Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam; diğer kitapta baba olarak anlatıcı iken, burada kendi çocukluğunun anılarını bizlere aktarıyor. İki eseri de art arda okumanız taktirde etkileyici nüansları yakalamanız daha olası ve öteki kitapla çapraz bağlantıları fark etmek, ‘heee, demek ki bu yüzdendi. Demek sebebi buymuş’ gibi cümleler kurdum açıkçası okurken. Fournier’ün kitaplarında