Reha Erdem’in A Ay filminde, Yekta’nın halası Nükhet Seza bozulmuş bir saat gibi tekrar eden hikâyelerini anlatırken şöyle der:
“Anlatılsın elbet, bütün hikâyeler…”
Peki, mümkün müdür anlatabilmek bütün hikâyeleri?
Bu soruyu düşünürken aklıma Tanık ve Arşiv ile Bağışlamak kitapları arasındaki o ince bağ geliyor.
En iyisi, boşverelim zihnimden geçenleri…
Olanağı var mıdır anlatabilmenin?
Yıllardır sır gibi sakladığım hikâyelerimi kime anlatabileceğimi düşledim. Ve düşlerken hep o yüzü aradım. Annem, konuşmayı çok geç öğrendiğimi anlatırdı hep. Babam, üç aylık ömrü kalmış anneciğini yıllar sonra görebilmek için bir kamera bulmuş. Onu çekerken biz de, çocukluğumuzun bazı kesitlerine yıllar sonra tanık olma şansını bulmuştuk.
O kısa kesitlerde gördüğüm kadarıyla, ben pek konuşmaz; etrafımı sessizce gözlemlermişim. Annem, konuşmayı öğrendikten sonra bir daha hiç susmadığımı söyler.
Çocukken gördüğüm yüzleri ve ağaçları hiç unutmadım.
Annem, bazen anlattıklarıma şaşırır; bu kadar şeyi nasıl hatırladığıma anlam veremez.
Bu yaşıma gelene dek birçok yüzle karşılaştım. Sanki Allah bana, karşılaştığım yüzleri ve nesneleri okuma yetisi vermişti.
Bu, kimi zaman büyüleyici, kimi zaman da bir lanet gibi çökerdi omuzlarıma. Güvenmek nedir pek öğrenememiştim açıkçası ve bu özelliğim de iyice körükleyip yalnızlaştırmıştı beni.
Bir mekâna adım attığımda, göz göze geleceğim insanlardan, gözüme ilişen nesnelerden neyin bana geleceğini bilirdim.
Bazen yıllar geçerdi, bazen de anında olurdu bu. Beklediğim bana gelir, kendisine dair gizli bir hikâyeyi anlatırdı: bazen bir nesnenin anısını, bir çocukluk anını, bir günahı ya da bir seviyi…
Onlar anlatırken ben yüzlerini izlerdim. Ciddi insanların yüzü bile, kendilerine dair bir şeyleri anlatırken çocuklaşırdı.
Bir gün birine fal bakmayı