SANA OLAN ..... DEVAMI SENDE
Üç Kitap Bir Hayat.
Üç Kitap Bir Hayat... "Benim adım Abdulaziz.Etrafımdakiler her ne kadar Aziz diye hitâp etseler de ben bundan hâyâ ederim,zira Aziz ve Celil olan yalnızca Allah'tır,ben sadece O'nun biricik kuluyum!Arkadaşım bir iş teklifinde bulundu,gittim,görüştüm ve şu an için başka bir seçenek olmadığı için kabûl ettim.Saffet; ismi gibi temiz bir yüreğe sahipti.Aktar'dı o.Yurtdışından kozmetik ürünler getirtmişti,benim görevim tanıtım ve pazarlamaydı.Hiç unutmam;yıl 2010 ve bir Cuma günü bir Nisan yağmuru'nda ıslanırken damat gibi giyinmiş gravatımı takmış,elimde siyah iş çantası kaldırımda yürüyordum.Lise mezunuydum,üstelik İngilizce bölümünü bitirmiştim ve diksiyonum da çok güzeldi.İnsanlar benimle sohbet etmekten keyif alırdı.Hızlı adımlarla esnâfa doğru yürürken bir yandan da uzun bir süre sonra doğru dürüst bir iş bulmanın ve adam gibi maaş almanın oldukça zor olduğu bu şehir'de arkadaşım bana iş getirmişti,şükrederek girdiğim birçok dükkân oldu,herşey güzel gidiyordu.Tâ ki yıllardan beri tanıdığım,öğrencilik yıllarımda selâm verip o güzel tostunu yemeden geçemediğim butik bakkal,Sami abi'ye uğrayıp çantam'daki ürünleri tanıtıncaya kadar.Bu ürünlerden biri saniyeler içinde tüy döken bir kozmetik ürünüydü.Test etmek için buraya gelmeden önce elime sürüp olumlu bir sonuç aldığım bir markaydı,Paris Casanova adlı ürün... Sami abi lavaboda birkaç saniye bekledikten sonra,Aziz hani bir şey değişmedi,tüy müy dökülmedi,bunu kim sana verdiyse sahtekâr demesine ramak kala:"Abi sus lütfen! Yıllardır beraber yer, içeriz.Bu adam beş vakit namaz kılan biri.Kimseyi kandırmaz,kandıramaz!"dedim. Kaderin bir cilvesi olsa gerek,ürün artık şanssızlık eserimi yoksa başka bir şeyden dolayımı hakkaten o adamın üzerinde işe yaramamıştı.En kötüsü;Sen de mi Aziz kardeş sende mi insanları kandırmaya
Reklam
Saat kulesinin altında
Reha Erdem’in A Ay filminde, Yekta’nın halası Nükhet Seza bozulmuş bir saat gibi tekrar eden hikâyelerini anlatırken şöyle der: “Anlatılsın elbet, bütün hikâyeler…” Peki, mümkün müdür anlatabilmek bütün hikâyeleri? Bu soruyu düşünürken aklıma Tanık ve Arşiv ile Bağışlamak kitapları arasındaki o ince bağ geliyor. En iyisi, boşverelim zihnimden geçenleri… Olanağı var mıdır anlatabilmenin? Yıllardır sır gibi sakladığım hikâyelerimi kime anlatabileceğimi düşledim. Ve düşlerken hep o yüzü aradım. Annem, konuşmayı çok geç öğrendiğimi anlatırdı hep. Babam, üç aylık ömrü kalmış anneciğini yıllar sonra görebilmek için bir kamera bulmuş. Onu çekerken biz de, çocukluğumuzun bazı kesitlerine yıllar sonra tanık olma şansını bulmuştuk. O kısa kesitlerde gördüğüm kadarıyla, ben pek konuşmaz; etrafımı sessizce gözlemlermişim. Annem, konuşmayı öğrendikten sonra bir daha hiç susmadığımı söyler. Çocukken gördüğüm yüzleri ve ağaçları hiç unutmadım. Annem, bazen anlattıklarıma şaşırır; bu kadar şeyi nasıl hatırladığıma anlam veremez. Bu yaşıma gelene dek birçok yüzle karşılaştım. Sanki Allah bana, karşılaştığım yüzleri ve nesneleri okuma yetisi vermişti. Bu, kimi zaman büyüleyici, kimi zaman da bir lanet gibi çökerdi omuzlarıma. Güvenmek nedir pek öğrenememiştim açıkçası ve bu özelliğim de iyice körükleyip yalnızlaştırmıştı beni. Bir mekâna adım attığımda, göz göze geleceğim insanlardan, gözüme ilişen nesnelerden neyin bana geleceğini bilirdim. Bazen yıllar geçerdi, bazen de anında olurdu bu. Beklediğim bana gelir, kendisine dair gizli bir hikâyeyi anlatırdı: bazen bir nesnenin anısını, bir çocukluk anını, bir günahı ya da bir seviyi… Onlar anlatırken ben yüzlerini izlerdim. Ciddi insanların yüzü bile, kendilerine dair bir şeyleri anlatırken çocuklaşırdı. Bir gün birine fal bakmayı
Babaya göre Büyük kız ve küçük kız farkı (:
Nenemin arkadaşı evlenmek isteyen birisini öğrenince ablam için nenemi aramış. Mutfakta rulo pasta sardığım için salona gitmesem de biraz duydum. Ve yemek toplanışında kadınlarım mevzuyu konuşurken öğrendim. Ve babam da en son mutfağa gelince ikisi olayı çıtlattı ama baktım onlar uzatacak ve konuya giremeyecek "Nene anneyi aradı. Birisi varmış yaşı belli değil ve de hangimiz için olduğu da. Çok saçma ve salakça bir haber yollama işi yapmışlar. Bunu saygısızlık olarak gördüm." dediğimde annem:"Mahkemede çalışıyor, tek erkek çocuk ve de evini yapmış." gibi konuşunca babam "S. gitsin!" dedi, ben şaşırmakla birlikte kahkaha attım. Ve annem de "Kızlar ilk kez ılımlı konuşurken sen ilk kez bu kadar sert çıktın. Niye öyle dedin?" der demez "Ben ılımlı bakmıyorum sadece olayı küfürsüz ve sinirsiz anlattım. Sebebi de olayın kendim olduğunu düşünmüyorum." dediğimde, babam: "İşini söylemiş yaşını söylememişler. Aileleri belli değil ama yaptığı ev belli. Öncelik ailesi, adamlığı ve karakteri. Sonra işi ve sonrası." dediğinde kimse bir şey demedi. Sonra ben "Aynen öyle. Yaş önemli bir etken. Sonra başımıza amca çıkar ben sizi görürüm." dedim şakasına ama babam ciddiye alıp "Sen öyle biriyle evlenirsen adam yaşlı zaten onu kolay öldürürsün." derken kahkaha attı. Ve o böyle derken "Yaşlı gelirse onu kefene sarıp yollarım." demiştim ekleme olarak da "Allah korusun, böyle bir iğrençliği evlenmeden de halledebilirim: öldürmem kolay iş. 3 yaş fazlasını direkt abi bellerken 5'i aşanı bunaktan sayarım." dedim ve babama da alıngan şekilde "Geçen olay benken gelsinler görelim, bir düşün lafları edip beni neredeyse zorladın. Şimdi konu ablayken s. gitsin. Gelmesinler falan. Sağ ol." deyip yalandan burun kıvırdığımda "Sen ablan gibi değilsin ki: onu alacak adama dikkat etmem lazım çünkü ablan
Hayata Dair
"Mülk Allah'ındır. Sende emânetten duruyor. O, emâneti ibkâ edip (ebedileştirip) senin için muhafaza edecek. Sende kalırsa, meccânen zâil olur (boşu boşuna kaybolur) gider. Devâmı olmayan bir şeyde lezzet yoktur. Sen zâilsin (fânîsin). Dünya da zâildir. Halkın dünyası da zâildir. Kâinatin şu şekl-i hâzırı da zâildir. Bunlar sâniye, dakîka, saat, gün gibi birbirini ta'kîben zevâle (fenâya) gidiyorlar. Âhirette seni kurtaracak bir eserin yoksa, fânî dünyaya bıraktığın eserlere de kıymet verme!" Mesnevi-i Nuriye, Habbe, 114
Din İslam
*CİHANI AYDINLATAN NÛR - 7* *"Doğduğu günü unutmayın. O gün, kıyamete kadar bayramınız olsun!"* Büyükbaba Abdülmuttalip, doğum sırasında Kabe-i şerif'te Allahü tealaya dua ile meşguldür. Kabe'nin birden bire makam-ı İbrahim'e doğru secde edip doğrulduktan sonra düzgün bir lisan ile: -Allahü ekber! Muhammed, beni putlardan temizliyecektir! dediğine ve bu konuşmadan sonra da Hübel ismindeki en iri putun yüzüstü yere düştüğüne şahid oldu. Kulağına hafiften bir ses geliyor: *-Bu gece Âmine'nin oğlu oldu. Çocuğun üzerine rahmet bulutları indi. Kudüs'ten bir leğen getirerek O'nu yıkadılar. Muhammed* (aleyhisselâm), *insanları inkâr karanlığından hidayet aydınlığına kavuşturacaktır. Hak teala, O'nu, âlemlere rahmet olarak gönderdi. Ey melekler! Şahid olun ki, O'na bütün hazinelerin anahtarı verildi. Doğduğu günü unutmayın. O gün, kıyamete kadar bayramınız olsun!* Görüp işittiklerinden şaşkına dönen Abdülmuttalib, kendini bir an uykuda sanır ama; değildir. Bir süre dili tutulur. Derhal dışarı fırlar. Safa'dadır. Safa tepesini yükselmiş, Merve tepesini hareketli olarak görür. Bir ses duyuyor: -Ey Kureyş'in efendisi, neden korkuyorsun? Ama cevap verecek mecal nerede? O şaşkınlıkla yola koyulur. Eve yaklaştığında damda kanatları ile çatıyı örtmüş bir beyaz kuş görür. Öyle beyaz ki, nurundan Mekke dağları parlıyor. Garip olaylar... Gariplik üstüne gariplik. Kapıda ise bir beyaz bulut. Bulutta kim bilir ne var? Abdülmuttalib içeri giremiyor. Çaresiz bir müddet oturup bekleyecektir. Yakıcı bir güzel koku genzine dolmakta. Ancak bu bekleme nereye kadar? Kapıya yönelir ve bir kaç kere hızla vurur: -Çabuk aç Âmine! olanlardan aklımı kaybedeceğim! Kapı açılır! Abdülmuttalib, Âminenin alnında nuru göremeyince sorar! -Nura ne oldu kızım? -Doğum yaptım; nur, oğluma geçti
Din
Reklam
Reklam