“Son Vaka” (The Final Problem) – Sherlock Holmes
Sherlock Holmes, Londra’da uzun süredir devam eden ve birbirinden bağımsız gibi görünen suç olaylarını incelerken, bu olayların aslında tek bir merkezden yönetildiğini fark eder. Banka dolandırıcılıkları, şantajlar, sahte belgeler ve siyasi komplolar arasında görünmeyen bir bağ vardır. Holmes, yaptığı titiz gözlemler ve çıkarımlar sonucunda tüm bu suç ağının arkasında “suç dünyasının Napolyon’u” olarak anılan Profesör Moriarty’nin bulunduğunu ortaya çıkarır.
Profesör Moriarty, dışarıdan bakıldığında saygın bir akademisyen gibi görünse de aslında Avrupa’nın en güçlü suç örgütünü gizlice yöneten bir dehadır. Matematik alanındaki olağanüstü zekâsını suçları planlamak ve iz bırakmadan organize etmek için kullanmaktadır. Londra’daki birçok büyük suçun doğrudan ya da dolaylı olarak onun kontrolünde olduğu anlaşılır. Holmes, Moriarty’nin sistemini çökertmek için deliller toplamaya başlar ve bazı adamlarını yakalatmayı başarır. Ancak bu durum, Moriarty’nin dikkatini tamamen Holmes üzerine çeker.
Moriarty, Holmes’un kendisi için ciddi bir tehdit olduğunu fark eder ve onu ortadan kaldırmak için plan yapar. Holmes da bunun farkındadır ve artık bu mücadelenin sadece bir soruşturma değil, ölümcül bir satranç oyunu olduğunu bilir. Moriarty’nin adamları Holmes’u takip etmeye başlar. Bu süreçte Holmes, yakın arkadaşı Dr. Watson’ın zarar görmemesi için onu bilinçli olarak olaylardan uzak tutar ve güvenli bir şekilde Londra’dan uzak bir yere gönderir. Watson, Holmes’un ani ve gizemli davranışlarını tam olarak anlayamaz ama onun ciddi bir tehlike altında olduğunu hisseder.
Holmes, Londra’dan ayrılarak Avrupa’ya geçer. Amacı Moriarty’nin planlarını bozmak ve onu doğrudan karşı karşıya gelmeye zorlamaktır. Bu kovalamaca boyunca Holmes
İnsanoğlu, iki bin yıl boyunca Kıyamet'i günün birinde gökyüzünden inecek kaçınılmaz bir ceza olarak hayal etti ama masadaki kartlar ansızın değişmekte. Kıyamet burada, çoktan aramızda, gökyüzünden inmedi; eylemlerimizin sonucu. Kendimizin her şeye kadir olduğuna inanarak yaptığımız hareketler sonucunda birdenbire her şeyin bizim elimizde olmadığını anladık. Bizi birbirimize bağımlı kılan derin ve gizemli ilişkiyi unutarak toprağı yağmaladık. Ve şimdi toprak bize rolümüzün yağmacı değil bekçi olduğunu hatırlatıyor. Toprağı, suları, hayvanları, bitkileri korumalıydık ama bunu yapmak için içimizde kutsallık kavramı olmalıydı. Oysa biz sadece sahiplen-mek, sahiplenmek, sahiplenmek ve gene sahiplenmek istedik. İçimizde oluşan o devasa boşluğu doldurabilmek için inanılmaz biçimde sahip olmak istedik. Ve biz sahiplendikçe içimizdeki boşluk genişledi, bizi içine çekti ve bizi yeniden sahiplenmek üzere dışarı fırlattı. Bütünlüğümüzü, kusursuzluğumuzu sus payı olarak nesnelerle doldurduk; sevgiden korktuğumuz için iktidarın peşine düştük. Bu körlüğün ve bize sürekli her şeyin kontrol altında olduğunu, kontrol altında olmayanın da yakında olacağını tekrarlayan sirenlerin koruması altında sınırı aştığımızı fark etmedik. Şiddetin, kendi amacı içinde tükenen bir güç değil farklı olgunlaşma süreçleri içinde, daima daha büyük bir şiddet yaratan bir güç olduğunu fark etmedik. Toprak sadece ona yaptığımız kötülükleri iade ediyor. Önümüzde müthiş değişimlere gebe zamanlar bizi bekliyor; belirsizlik, dengesizlik, dünya sahnesine iniveren, tsunami, deprem, sel, kasırga, yanardağ patlaması gibi hazırlıklı olmadığımız olaylar bize yeryüzünün gücü karşısında bütün teknolojimize karşın minicik karıncalardan farksız olduğumuzu hatırlatıyor. Toprağın bu işaretleri -küresel ekonomik kriz,
"Alatav'dı, değil mi?" dedi. "Hisar Alatav."
Sorduğu soru bir isimden fazlasıydı. Bir kimliğin, bir geçmişin ve o duran kalbin yeniden atışının ilanıydı.
Göğüs kafesimdeki o koca boşluk, onun sesiyle birlikte devasa bir gürültüyle doldu ama ben o enkazın altında kalmadım. Aksine o buzdan surları en baştan, en yükseğe diktim. Bakışlarımdaki o yabancı, o soğuk ifadeyi bir zırh gibi kuşandım.
"Hayır," dedim, keskin bir tonla. Sil. Zihnimdeki o soyadının üzerini tek kalemde çizdim. "Vladina. Siz kimsiniz?"
Üzerindeki ceketini iliklediğinde bakışlarım eline kazıdığı dövmelere kaydı. Tam karşımda durduğunda, "Bronz..." dedi. "Bana Bronz derler."
Yüzümde en ufak bir duygu kırıntısına izin vermedim. Gözlerimi doğrudan o kehribar harelere dikerek, "Memnun oldum," dedim. "Ben de Bronz'un karısıyım."
O ise istifini bozmadan bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki mesafe azaldıkça havada asılı kalan is kokusu, yerini onun teninin o baskın sıcaklığına bırakıyordu.
"Memnun oldum," dedi, alçak bir tonla. "Tanıdığım karım."