Selahattin Yusuf'un Karadeniz'de geçen çocukluğunu anlattığı romanı okuyucuyu bazen güldürüyor , bazen üşütüyor , acıtıyor ve derinden sarsıyor .
doğu karadeniz’in ücra orman köylerinden birinde geçiyor kitap . “ömer seyfettin’in hala ölü ve büyüklerimizden bir tek kenan evren’in hayatta” olduğu sıralardayız. jandarma zoruyla ailelerinden alınıp ilkokula yazdırılan
yaşı geçkin çocuklardan biri o.
sürekli yürüyor. roman boyunca. 13-14 yaşlarında ve selvi’ye fena aşık. bağ bahçe, tarla, çobanlık gibi ağır işlerin altından onu kurtarıp okula gönderen jandarma’ya içten içe minnet dolu. kara yoksul.
kışın yamaçlardan, ormanlardan aşağı, keçi yollarından saatlerce iniyor okula gitmek için. ilkokula.
kara lastikleri dönüp duruyor ayaklarında. donmamak için ikide bir mola verip ellerine işiyor. yarı yolda önünü kesen meczup musa’ya istediği sigarayı verebilmek için kaçak tütün sarıp önlük cebine koyuyor amcası sabahları. bazen de yumurta götürüyor bakkala. yumurta yoksa öğleyin karnını doyurabilmek için köyün tek fırınına odun götürüp satmak zorunda...
kız öbür çocuğa, servet’e aşık. adamımız ömrü hayatında görmediği meyvelerin isimlerini kitaplardan ezberliyor. öğretmeninden dayak yiyor sürekli. tek
ayak üstünde geçen bir kış, diyelim... sonra yayla maceraları başlıyor. köhnemiş
yayla evlerinin “ölmüş koyun leşi veya fanila kokan” köşe bucaklarında kese kağıdı
kovalıyor. alıp açmak ve gazete haline getirip okumak için. yaylanın tek göz odalı
bakkalında bulduğu birkaç kitaba dadanıyor. yazar olacak ve selvi’yi öyle hak edecek...
gündüzleri çobanlıkta açıp okuduğu gazeteler rüzgarda savrulup dağları tutuyor. selvi’ye yazdığı mektuplar kayalıklarda, mağaralarda saklanıyor. selvi oyun
kuruyor. adamımız, mektupların, kızın aşık olduğu diğer çocuğa selvi tarafından yazılmış