Hatırlamadığım kadar uzun bir zamandır Roman okumadığımdan, başlamakta epey zorlandım ama kitabın ortalarına geldiğimde, ara sıra bunu yapmalıyım dedim kendime :)
Kurgu ve olay örgüsünden çok söz etmek istemiyorum çünkü sadece bir cümleyle anlatılabilir bir seyri var, fakât kalbinizde katettiği mesafe hayli uzun.
Karadeniz'in insanda durmadan koşma hissi uyandıran yaylalarında, küçük bir köyünde, zannediyorum Selahattin Yusuf'un kendi çocukluğundan esinlenerek kaleme aldığı, hızlıca bizden biri olabilecek karakterlerin, fütursuzca hayatımıza dahil olduğu güçlü bir eser... Bu köyden üniversitede okuyan sadece Fazıl abi var, bakkalın oğlu, o yıllarda köy bakkallarında hep yapıldığı gibi bakkaldan yumurta karşılığında yarım ekmek, helva filan alınıyor... Romanın kahramanı yazar olmak istiyor, bir gün Fazıl Abi ona okuması için iki kitap veriyor. O sevinç var ya o sevinç benim iliklerime işliyor. Hâlâ o iki kitap için bu kadar sevinecek çocuklar var biliyor musunuz? Bir gün arkası kitapla dolu kamyonetime atlayıp mutlu edeceğim hepsini :)
Ve Selvi...
Selvi deyince bile bu deli oğlanın kalbi güm güm atıyor. İmkansız olduğunu bile bile, bütün imkanları, kağıt torbaları eliyle düzleyip temize çekiyor :)
Köylerdeki alamancı süksesi, öyle güzel işlenmiş ki, avropa görmüş, ne sandın :) Benim dedem de alamancıydı. Rahmetli köyün ilk radyosunu ve plakçalarını getiren, woswosa binen ve woswosunda aşık Veysel dinleyen çok neşeli, tonton bir dedeydi, Rabbim mekanını cennet eylesin. Köyün kızları toplanır bizde radyo dinler, plak çalarlarmış. Rahmetli büyük babaannem de, bir Lailaheillallah diyin diye bunları tefe koyarmış... Sonra Radyoların nefesini tutmuş müdavimleri azalmış, çünkü artık şehirlere varılmış, eve televizyonlar alınmış ve bir masal da burda paldır küldür