Nimet Tanrıver

Nimet Tanrıver
@devilone
"insanın kan bağından ataları olduğu gibi edebiyat dünyasından da ataları vardı ve bunlar insana tarz ve mizaç olarak ilkinden daha da yakın olabiliyor, üzerinde çok daha bariz bir etki bırakabiliyordu." Oscar Wilde
bir saat sonra komşusu onu uyandırdı ve çok acil tuvalet gereksinimi olduğunu belirtti: kimsenin tek başına oraya gitme izni yoktu. orada zaafa düşebilir, ortamdaki yalnızlığı karşısında eliyle tatmin yoluna gidebilirdi. yaşça daha büyük rahiplerden biri fenerle ona eşlik etmek ve uygun bir uzaklıktan, rahip biraderin şehvete kapılmamasına dikkat etmek zorundaydı. ama biraderini rahatsız eden cinsel dürtüleri değil, kalın bağırsağıydı. taze soğanlar yaramamıştı. her ikisinin de tekrar yorganlarının altına girmesi biraz zaman aldı. rahip bir daha uykuya dalamadı. büyük salonun herhangi bir yerinde, horuldamalar ve gecenin normal gürültüleri arasında genç bir biraderin ahlaka aykırı harekette bulunduğu duyuluyordu. rahip, yerinden kıpırdamadı. gerçi, artık yaşlanmış ve ellisini geçmişti, ama gençliğini anımsamayacak kadar yaşlı da değildi. rahip, kendinin orada olduğunu hissettirmedi. ateşli din kardeş günah çıkartacak ve tanrı da onu affedecekti. telaşlanmak için bir neden yoktu. etraftaki manastırlarda, ıslak bir rüyadan çok daha kötü şeyler de vardı. bununla birlikte: iki saat içinde, gün ağarırken, yatakhanede yaşam başlayacaktı. herkes fısıldayarak birbirini uyandırmak zorundaydı. konuşulmazdı. ancak tüm rahipler, diğer biraderlerinin şeytana uymaması için, daha yorganlarının altındayken yünlü tuniklerini baldırlarına kadar indirmek zorundaydılar. sonra yorganlar havalandırılır ve hasır torbaların üzerine serilirdi. yıka, ne lekelenmişse... herkes o zaman ne olduğunu görecekti, çünkü herkes herkesi gözetlerdi: kurallar böyleydi
1000Kitap
Reklam
ertesi gün, gerçekten de henüz yaşıyordu. ama iki hafta sonra ise, ölüm döşeğinde can çekişiyordu. kadın ve bu genç kız her gün onu ziyaret ediyordu. sadece ağır yaralıların alındığı büyük çadırda, onun pis ot minderinin yanına çömelip saatlerce oturuyorlardı. rahipler yorgun halde oraya buraya koşturuyor, ara sıra adamlardan birini bir tahta üzerine koyup, kolunu ya da bacağını kesmek üzere özel bir yere götürüyorlardı. yaralının şansı varsa afyon, haşiş, sütleğen, adamotu kökü ya da bânotu ile karıştırılmış egzotik ilaç hammaddeleri bir havlu üstüne damlatılarak, yaralı bayılıncaya dek yüzüne konuyordu. ancak yaralıların sayısının çokluğu nedeniyle, bu uyuşturucuların eksikliği çekiliyor ya kesilecek organ uyuşturulmadan kesiliyor ya da hasta kendinden geçene kadar acıdan bağırıp duruyordu. organın kesilen yerinin hemen üst kısmına sıkı sıkıya bağlanan deri kemer, birkaç saat sonra hastadan alınıyordu. o zaman da, sık sık yeniden şiddetli kanamalar oluyordu. çoğu durumlarda kanama ancak, kor halindeki bir bıçakla yaranın dağlanması suretiyle durdurulabiliyordu. o zaman hasta yeniden bağırarak bayılıyordu. yanık et kokusu, ilaçların keskin kokusu ve ölüm döşeğinde yatan hastanın, kimsenin temizlemeye zaman bulamadığı, dışkı artıklarının kokusu çevreye yayılıyordu.
1000Kitap

Nimet Tanrıver

, bir kitap okudu
10/10
·318 syf.·
Beğendi
·
2020 30. kitabı
Dieter Breuers
6.7/10 · 15 okunma
ihtiyat pusulasının kuzeyi, elverişli an rüzgarında yelkenleri açmaktan oluşur. bu tür şeylerde beklemek asla zarar getirmez. sürekli ortalarda olmak ünü azaltır, uzakta bulunmak ise arttırır ünü. uzakta durmakla bir arslan gibi değerlendirileceksiniz, ortalarda görünmekle dağın doğurduğu fare haline gelebilirsiniz. kuşkusuz birçok mükemmel niteliğiniz var, ancak fazlasıyla dokunulduklarında nitelikler parlaklıklarını yitirirler, oysa hayal gücü gözden daha uzağa erişir.
"Bilgisayar kullanıyoruz ama deli gibi çıktı alıyoruz. On sayfalık bir metin için, elli kere çıktı alıyorum. Bir düzine ağaç katlediyorum, hâlbuki bilgisayar hayatıma girmeden önce belki sadece on ağaç katlediyordum" "U. E. : Roma’da, mesela, kütüphanelerin yanı sıra, kitapların tomar şeklinde satıldığı dükkânlar varmış. Bir kitap meraklısı kitapçıya gidip, diyelim ki Vergilius’un bir nüshasını sipariş edermiş. Kitapçı on beş gün sonra uğramasını söylermiş ve kitap sırf o kişiye özel olarak kopyalanırmış. En çok aranan kitaplar için stokta bazı nüshaları vardı belki de. Kitapların satın alınışı konusunda kesinlikten tamamen uzak fikirlerimiz var, hatta matbaanın icadından sonrası için de bu böyle. Kaldı ki, basılan ilk kitaplar ciltlenmiş olarak satın alınmıyordu. Yap rak yaprak satın alıp sonradan ciltletmek gerekiyordu. Koleksiyonunu yaptığımız kitapların ciltlerindeki çeşitlilik, bibliyofiliden alabildiğimiz mutluluğu açıklayan sebeplerden biridir. cilt, aynı kitabın iki nüshası arasında kayda değer bir fark yaratabilir, hem kitap meraklısı için hem eski eser satıcısı için. ciltlenmiş olarak satılan ilk kitaplar galiba XVII. ve XVIII. yüzyıllar arasında ortaya çıktı. "Şu Arjantin fıkrasını duymuşsunuzdur, bildiğiniz gibi Arjantin çok sayıda şairin yaşadığı bir ülkedir. O şairlerden biri eski bir dostuyla karşılaşır ve elini cebine atarak şöyle der: “Hah! Tam vaktinde çıktın karşıma, demin bir şiir yazdım, sana okumam lazım. ” Bunun üzerine öbürü de elini cebine atar ve şöyle der: “Dikkat et, bende de bir tane var!”
1000Kitap