Aşk da dinozorlar gibidir, bütün dünya onların ölümünü düşünerek oyalanır: Tristan ile Isolde, Romeo ile Juliette, Anna Karenina, Penthesilea, her zaman yalnızca ölüm, her zaman olanaksız olana duyulan bu şehvet.
Gün onunla ağarır; onunla kararırdı. Bir dakkam yoktu onu düşünmediğim. Abi, rüyada gibi yaşardım. Her laf gelir gider ona dayanırdı. İnsanlar bana bir laf söylerdi. O ne cevap verebilir, diye düşünürdüm. Bir şey alacak olsam o alır mıydı acaba? derdim.
O kadar farklı fıtrattaydı ki… Fıtrat farklılığını, oymalı ahşap bir sanat eserindeki oyuntu farklılığının birbirine geçmesi gereken dişler olarak görüyordum. Farklılıklar ayırmıyor insanı, farklılıklardan korkmak ve alan bırakmamak ayırıyordu. Biz farklı mizaçlara sahip; yapabildiğimiz kadar birbirimize uyumlanmayı, bunun mümkün olmadığı yerlerde de kimseye zarar vermeden birbirine saygı duyan, seven bir çift olmayı başardık. 
"Uykusuz gecenin ortasında düşüncelerim sana tutsak.
Uykusuz gecenin ortasında düşüncelerim sana tutsak.
Her şeyi kabullenmem çok zor, güneş ayrılıkla doğacak.
Her şeyi kabullenmem çok zor, güneş ayrılıkla doğacak.
Devlerin aşkı büyük olur! Ya dağlar yerle bir olacak, ya kıyametler kopacak ya da bu dünya batacak senden öyle ayrılacağım."
Güç aslında her acının büyütüp büyütüp devedikenine dönüştürdüğü içindeki çiçektir ve deveye dikeninden başkası makbul gelmez .devlerin aşkı kocamandır o kocaman deveyi görebilmek için deve olmak gerekir, cüce sadece bir tüyünü görür devenin.