"Dünya, bir nehrin iki yakasına bölünmüş bir gurbet sahnesidir. Bir yanda elleriyle tuttuğu altına tapanların karanlığı, diğer yanda ise güzelliğiyle büyüleyen ama dokunulduğunda can alan o soğuk saflık... İşte Goethe’nin o büyülü masalı, bu iki yakayı birbirine bağlayacak olan köprünün hikâyesidir. Ama bu köprü taştan ya da demirden değil; bizzat ruhun kendi varlığından feragat etmesiyle inşa edilir.
Sayfalar arasında süzülen Yeşil Yılan, aslında her birimizin içinde saklı duran o ham bilgidir. Işığı yutar, parlar ama bir nehir üzerinden geçit vermeye yetmez. Ne zaman ki o parlak pullarından, o bencil varlığından vazgeçip kendini bir kurban gibi toprağa ve suya teslim eder; işte o an imkânsız olan mümkün olur. İnsan, kendi 'ben'liğini bir basamak haline getirmedikçe, hakikatin öte yakasına asla geçemez.
Yer altındaki o sessiz tapınakta bekleyen krallar, bizim içimizdeki yetilerdir. Bilgelik altınla parlar, güç tunçla gürler; ama içimizdeki o 'karışık metal', o kararsız ve uyumsuz yanımız, gün gelip de asıl nizam kurulduğunda çökmeye mahkûmdur. Goethe bize şunu öğretir: Hayatın dağınıklığını toplayacak olan şey daha fazla güç değil, daha derin bir uyumdur.
Bu kitabı okuyup bitirdiğinde, artık eski sen olamazsın. Çünkü bilirsin ki; devlerin gölgesi bile bir gün zamanın pusulası olabilir. Yeter ki insan, kendi karanlığını ışığa feda edecek cesareti bulsun. Masal biter, taşlar yerine oturur ve ruh o görkemli sarayın kapısından içeri girerken tek bir şeyi fısıldar: Vakit geldi."
Neden "Büyük Yazar"?
Çünkü Goethe burada bir hikâye anlatmıyor; bir simya laboratuvarında ruhumuzu imbikten geçiriyor. Onun kaleminde masal, hakikatin en zarif örtüsüdür. O örtüyü aralamak ise sadece okuyanın değil, 'olmak' isteyenin harcıdır.