Devletin görevi ve köçerler Çiftlik arazisinde yaşıyor köylüler yetkililer düzenli yerleşmelerine izin vermiyor derme çatma kerpiç evlerde yaşıyor insanlar gün boyu koyun güttükten sonra ancak akşam dönebiliyor eve Atlas sayı 98 mayıs 2001 Thomas Hobbes bir sözünde koyunlar ömrünü kurttan korkarak geçirir halbuki sonunda onu yiyen çobandır diyerek korkunun en büyük hastalık olduğunu onu yenmemiz gerektiğini dile getirir Urfada bir toprak okyanusudur ceylanpınar Tigemin en büyük sorunu hasat zamanında yaşanan kavgalardır oysa bu toprakta insan kavgasız düz bir hayat istiyor ufak bir toprak parçası üzerinde Tigemin işletme sınırlarında yaşayan köçer koyunları ekili arazilere girdiği zaman devletin güvenlik güçleri koyunlara el koyunca birisi verilen görevi yerine getirirken diğeri koyunsuz kalıyor Henri Frédéric Amiel ise Koyun haline gelen kişiyi kurtlar yer derken urfanın o toprak yollarında ulaşımın güç olduğu yerde çoğu kişi ırgatlık yaparak kimileride çobanlıktan geçimini sağlıyor köçerler Tigem arazisinde geçimlerini ırgatlık pamuk işçiliği ve devletin onlara vermiş olduğu küçük damlarda yerine getiriyor ve kimi yerlerde ne yazıkki elektrik bulunmuyor çalışmak için yola çıkan bir aile bugün en çok devlete sırtını dayamak Tigem güvenlikçisi ise ekmek parasını kazanıp evine götürmek istiyor evet insan bir koyun değildir yenilecek devlet ise bir baba ve anadır çocuklarını okutacak ilim ve iş gücü ile nice evlatlar yetiştirecek
Duygu ve Düşünce
Küresel siyaset sahnesinde bugün haritalara baktığımızda gördüğümüz sınır çizgilerinin çok büyük bir kısmı, adil birer bölüşümün değil, sömürgeci imparatorlukların geri çekilirken bilerek yanlış attığı dikişlerin eseridir. İngiltere, Fransa, İspanya gibi emperyal güçler egemenlik alanlarını terk ederken arkalarında net, hukuki ve homojen sınırlar bırakmak yerine, pimi çekilmiş el bombaları andıran "Kasıtlı Çözümsüzlük" alanları imal etmişlerdir. Bu stratejinin temel amacı; yeni kurulan devletlerin enerjilerini birbirleriyle savaşarak tüketmesini sağlamak, bölgesel bir süper gücün doğuşunu engellemek ve her iki tarafı da kalıcı olarak Batılı bir hakeme ya da silah tüccarına muhtaç kılmaktır. Dünya üzerinde bu sinsi mühendislikle üretilmiş, günümüzde hâlâ kanayan ve küresel dengeleri sarsan en kritik sınır sorunlarını şu şekilde haritalandırabiliriz: 1. Güney Asya ve Uzak Doğu: İngiliz Sömürge Laboratuvarı İngiltere, sömürgelerinden çekilirken harita üzerinde cetvelle çizgi çekme ve etnik/dini unsurları birbirine düşürme konusunda en kusursuz sabıkaya sahip ülkedir. Keşmir Meselesi (Hindistan - Pakistan): 1947 yılında İngiltere alt kıtayı apar topar ikiye bölüp giderken, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ama yöneticisi Hindu olan Keşmir’in statüsünü ucu açık bıraktı. Bu bilinçli belirsizlik, iki komşu ülkeyi nükleer silahların gölgesinde üç büyük savaşa sürükledi. Sorun bugün hâlâ iki ülkenin kalkınma enerjisini emen kalıcı bir kara deliktir. Durand Hattı (Afganistan - Pakistan): 1893 yılında İngiliz diplomat Mortimer Durand tarafından çizilen bu sınır, Peştun etnik kökenine sahip halkı tam ortasından ikiye böldü. İngiltere bölgeyi terk ettikten sonra Afganistan bu sınırı hiçbir zaman tanımadı. Bugün Taliban yönetimi dahil tüm Afgan hükümetleri ile Pakistan
Tarih
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Sınıf indirgemeciliği ile kimliksel/ulusal dinamiklerin çarpışması. Türk solunun ana akım damarlarında, sınıfsal çelişkileri "başat", etnik ve kültürel talepleri ise kapitalizmin çözüleceği gün kendiliğinden ortadan kalkacak "ikincil çelişkiler" olarak görme eğilimi hâlâ çok güçlü. Bu determinist yaklaşım, 19. yüzyılın homojen ulus-devlet tasavvurlarına dayanıyor. Oysa ki Türkiye’de egemen nizam, tam da o yapısal körlüğü kullanarak kendi bekasını tahkim ediyor. Devlet aklı, Kürt meselesini çözümsüz ve sürekli "akut bir tehdit" olarak tuttuğu sürece, ülkedeki her türlü hak arama mücadelesini, ekonomik krize yönelik tepkileri ve demokratik talepleri tek bir hamleyle kriminalize edebiliyor. Bir sendikal grev, bir çevre eylemi ya da akademik özgürlük talebi, anında "terörle iltisak" potası içinde eritiliyor. Solun bir kesimi, bu güvenlik bürokrasisinin ve "bölünme" paronayasının sınırlarını aşamadığı için, devletin çizdiği legal/makbul muhalefet sınırlarının dışına çıkamıyor. Türkiye’de sağın ve seküler/ulusalcı solun en kritik dönemeçlerde (sınır ötesi operasyonlar, kayyum atamaları, dokunulmazlıkların kaldırılması vb.) aynı refleksle hizalanması, sosyolojik olarak "kurucu kodların" baskınlığını gösteriyor. Cumhuriyet'in kuruluş aşamasındaki homojen ulus kurgusu, sol elitlerin de zihinsel haritasını şekillendirdiği için; sivil, çoğulcu ve radikal bir demokratik dönüşüm yerine, statükoyu koruma içgüdüsü ağır basıyor. Netice itibariyle; Kürt meselesi demokratikleşmeden, Türkiye'de ne gerçek bir işçi hareketinin ne de hukukun üstünlüğünün inşa edilemeyeceği gerçeği, solun bir kanadı tarafından yapısal bir idrak sorunu olarak reddedilmeye devam ediyor. Sol terminolojinin en güçlü kavramlarından biri olan "anti-emperyalizm", bu topraklarda ne yazık ki sık sık iç
Tarih
Bir ülkede yapısal bir kriz çözülmeyip sürekli "güvenlik" parantezine alınırsa, devlet mekanizması demokratikleşemez ve denetim dışı güç odaklarının büyümesi için kusursuz bir zemin oluşur. Siyaset biliminde "güvenlikleştirme", normalde şeffaf ve demokratik yollarla çözülmesi gereken siyasi, kültürel veya ekonomik bir meseleyi, "beka ve varoluşsal tehdit" söylemiyle acil durum potasına sokmaktır. Kriz "beka" sorunu olarak sunulduğunda; ihale kanunları askıya alınabilir, liyakat yerine "sadakat" aranır, bütçe denetimi zorlaşır ve şeffaflık ortadan kalkar. Bu durum, devlet içinde denetimsiz, hesap vermeyen ve gücünü sadece "tehdidi bertaraf etme" iddiasından alan kliklerin (ister bürokratik, ister ekonomik olsun) palazlanması için devasa bir alan yaratır.
Sosyoloji
Bir ülkede yapısal bir kriz çözülmeyip sürekli "güvenlik" parantezine alınırsa, devlet mekanizması demokratikleşemez ve denetim dışı güç odaklarının büyümesi için kusursuz bir zemin oluşur. Siyaset biliminde "güvenlikleştirme", normalde şeffaf ve demokratik yollarla çözülmesi gereken siyasi, kültürel veya ekonomik bir meseleyi, "beka ve varoluşsal tehdit" söylemiyle acil durum potasına sokmaktır. Kriz "beka" sorunu olarak sunulduğunda; ihale kanunları askıya alınabilir, liyakat yerine "sadakat" aranır, bütçe denetimi zorlaşır ve şeffaflık ortadan kalkar. Bu durum, devlet içinde denetimsiz, hesap vermeyen ve gücünü sadece "tehdidi bertaraf etme" iddiasından alan kliklerin (ister bürokratik, ister ekonomik olsun) palazlanması için devasa bir alan yaratır. Türkiye'nin modernleşme ve devletleşme tarihinde iki ana damar, devlet aygıtını kontrol etmekte tarihsel roller üstlendi: Ege-Rumeli / Ulusalcı Damar: Cumhuriyet'in kurucu kadrolarının da köklerinin dayandığı bu hat, uzun süre bürokrasi, ordu ve yargı üzerinden devletin "seküler-milliyetçi" çizgisinin koruyuculuğunu yaptı. Güvenlik krizlerini, kurucu ilkelerin savunulması üzerinden araçsallaştırdı. Karadeniz-Kafkas / Muhafazakâr-Milliyetçi Damar: Özellikle 1980 sonrasında, inşaat, ticaret ve siyaset ağları üzerinden muazzam bir sermaye ve insan kaynağı biriktirdi. "Yerli ve milli" beka söylemini en güçlü tahkim eden, devletin güvenlik bürokrasisi ile müteahhitlik/sermaye sınıfını en iyi eklemleyen klik haline geldi. Bu iki klik, ideolojik olarak birbirine taban tabana zıt görünse de, Kürt meselesinin "çözümsüzlüğü" ve bunun yarattığı güvenlikçi devlet modeli söz konusu olduğunda refleks olarak aynı statükoda birleşiyorlar. Çünkü kriz biterse, devletin şeffaflaşması, denetlenebilir olması ve bütçenin güvenlik yerine
Sosyoloji
Çocuklar Neden Yapay Zekâya Dert Anlatıyor?
🙍‍♂️Çocuklar yapay zekâ sohbet robotlarını arkadaş olarak görüyor, onlara duygusal yakınlık geliştiriyor, kendine zarar verme gibi tehlikeli davranışları normalleştiren sohbet veya terapi botlarıyla saatler geçiriyorlar. Çocukların çatışma çözme, psikolojik dayanıklılık, empati gibi becerileri kazandığı gelişimsel dönemlerinde, yapay zekâ dünyası giderek gerçek insan etkileşiminin yerini alıyor. Bazı köşe yazılarını bir kez okur geçerim. Gazeteleri kâğıttan okuduğumuz, dijital dönüşüm öncesinde klasik habercilik reflekslerinin son güçlü dönemi olan o güzel yıllarda, Radikal ve Referans’taki bazı köşe yazılarını ise kesip dosyaladığım olmuştur. Dönüp dönüp yeniden okuyayım diye… Geçen gün Financial Times’tan Simon Kuper’in Gazete Oksijen’de Türkçe çevirisiyle yayımlanan bir köşe yazısı (“Ebeveynlik bu muymuş?”), bende tam da o nostaljik hissi yeniden doğurdu: “Bugünkü ebeveynler telefonlara hazırlıklı. Bizim kobay jenerasyonla yaptığımız hatalardan ders aldılar. Dünya genelinde sosyal medyayı çocuklara yasaklamaya ve okullara telefon sokmamaya yönelik önlemler var. Bugünkü ebeveynleri gafil avlayan ise yapay zekâ,” diyor Kuper bu yazıda. Altını kalın kalın çizip duvara asmayı hak eden bir tespit, değil mi? Evet, yetişkinler olarak gafil avlandık. Herkes birbirine bu konuda akıl veriyor; kendi deneyimini paylaşıyor. Kimisi “modern ebeveynlik” kisvesi altında, kimisi umursamaz, kimisi aşırı korumacı, kimisi sonsuz endişeli... Çocuklar ve yapay zekâ kullanımı tartışması, çok katmanlı ve tek bir doğru cevabı olmayan bir alan. Tabletler, akıllı telefonlar ve yapay zekâ sohbet botları artık çocukların gündelik yaşantısının bir parçası. İçlerinden YouTuber’lar çıkıyor, kod yazabiliyorlar, çünkü dijital dönüşümün içine doğdular. __Bir yandan
Makale|Yazı