Türklerin devlet kurma refleksini anlamayan kadim coğrafyalardaki yerli halklar bunun bozkırın pragmatikliğinden geldiğini göremezler.
Yerli halklar için başkentin düşmesi, devletin ölümü demektir. Çünkü devlet o mekâna hapsolmuştur. Türkler içinse başkent, hakanın atının durduğu yerdir. Pragmatizm burada devreye girer: Eğer bir coğrafya artık güvenli değilse veya kaynakları tükenmişse, Türk devleti "buharlaşmaz", sadece yer değiştirir. Yerli halk bunu bir "yıkılış ve kaçış" olarak görürken, Türk için bu yeni bir "kuruluş" hamlesidir.
Kadim coğrafyalarda sınıflar (kastlar, aristokrasi) katıdır. Türklerde ise bozkırın getirdiği o amansız "hayatta kalma" zorunluluğu, liyakati kutsal bir kural haline getirmiştir.
Bozkırda en iyi ok atan, en hızlı kararı veren lider olur.
Yerli halklar, alt sınıftan birinin hızla yükselip devlet kurmasını "barbarca bir kaos" sanırken, aslında bu bozkırın en rasyonel kar-zarar hesabıdır: "Sistemi ayakta tutamayan aristokratın zararı, yetenekli bir 'hiç kimse'nin karından büyüktür."
Yerli halklar, Türklerin kendi dinlerini veya dillerini bu kadar çabuk değiştirmesini bir kimliksizlik sanırlar. Oysa bu, bozkırın en büyük stratejik silahıdır. Türk, girdiği coğrafyanın kabına göre şekil alarak o bölgenin halkını idare etme maliyetini düşürür.
Halkın dilini ve dinini baskılamak büyük bir askeri maliyettir. Onun yerine, onların kavramlarını alıp kendi nizamına eklemlemek (entegrasyon) en düşük maliyetli yönetim yoludur.
Yerli halklar devlete tapınırken veya onu tanrısal bir değişmezlik olarak görürken; Türk, devleti "töreyi uygulamak için bir araç" olarak görür. Araç bozulursa (fetret devri), hemen yenisini yapar. Bu "hızlı kurulum" (plug-and-play) yeteneği, bin yıldır aynı bürokrasiyle yönetilen toplumlar için anlaşılmaz ve