Kadîm İran imparatorluklarından Abbasîler yoluyla İslâm devletlerine örnek olan ideal devlet yapısında, sosyal sınıflar arasında hareketlilik (mobility) kabul edilmemiş, her sınıfın kendi kadrosu içinde görevine bağlı kalması prensibi esas tutulmuştur. Bu kadrolaşma, sosyal barışın temeli sayılır. Osmanlı Devleti'nde üretim yapan sınıflar, köylü, sanatkâr, tüccâr reâya sınıfını oluşturur. Reâya (raiyyetin çoğulu) mal, servet üretir, devlete vergi verir. Çoban-hükümdarın başlıca görevi, reâyayı adâletle idare etmek, memurların zulmünden korumaktır. Devlet sahibinin temel görevi budur (bkz. adâletnâmeler). Geleneksel devlette, adâlet dairesinin tarifi şudur: Üretim yapan, vergi veren reâya âdil bir pâdişah idaresi altında rahatça üretim yaparsa devletin hazinesi dolar, hükümdar ordusunu kurar, güçlü olur. Geleneksel devlet yapısı bu prensip üzerine kurulmuştur. Bir rivâyete göre, Kanunî Süleyman'ın bulunduğu bir mecliste sormuşlar, "Efendimiz kimdir?" Doğal olarak herkes pâdişahı göstermiş, Kanunî son söz olarak, "Hayır, efendimiz köylüdür, raiyyettir" demiş. Bu yanıt, geleneksel devlet teorisinin tekrarından ibarettir. Bürokratların temel devlet felsefesi, bu basit formülde ifadesini bulmuştur. Lâyihacılara göre, Osmanlı "tagayyür ve fesâd" döneminde, kabaca 1580-1650 yıllarında padişah, zulmü önleyecek yüksek devlet otoritesi görevini yapmamış, reâya baskı ve yağma altında ezilmiş, dağılmıştır. Bu dönemde işlerin düzeltilmesi için padişaha telhîs-lâyiha (rapor) sunan tüm bürokratların en çok üzerinde durdukları nokta budur.
Sayfa 7 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Bir devlet olarak proletarya diktatörlüğünün ayırt edici özellikleri nelerdir? Proletarya diktatörlüğü, her devlet gibi, bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki baskı aracıdır. Proletarya diktatörlüğü, proletaryanın devletidir. Onun sınıfsal niteliği budur. Komünistlerin devletin sınıf niteliğini gizlemeye ihtiyaçları yoktur. Burjuva ideologları devletin sınıflarüstü, bir hakem, tüm toplumun üstünde bir akıl, tanrının dünyadaki temsilcisi vb. olduğunu söylerler. Ama tüm bunları, elbette devletin sınıf niteliğini gizlemek için yaparlar. Yine burjuva ideologları veya her boydan boş inan sahibi sözde marksistler, demokrasi ve diktatörlük ayrımı ile burjuva düzeni aklamaya çalışırlar. Her devlet bir sınıfın devletidir ve bu nedenle diğer sınıflar için bir diktatörlüktür. En gelişmiş burjuva demokrasisi de bir burjuva diktatörlüğüdür. Bu nedenle devlet olarak "demokrasi",burjuva demokratik devlettir ve burjuvazinin proletarya ve emekçi kitleleri baskı altında tutmasının aracıdır. Komünistler, devletin sınıf niteliğini açıkça ortaya koyduklarına göre, her devletin adı ne olursa olsun bir diktatörlük olduğunu bilirler. Bu nedenle de onu gizlemeye yönelmezler. Proletarya diktatörlüğü tüm devletler gibi bir devlettir ve onun diğer tüm devletlerle tek benzer noktası burası-Proletaryanın nihai hedefi tüm sınıfların ortadan kalktığı komünizmdir. Komünizm, devletin de ortadan kalktığı sistemdir. Bu nedenle proletarya, kendisini de bir sınıf olarak ortadan kaldırmak amacındadır. Öyleyse proletarya diktatörlüğü, bir devlet olarak kendisini ortadan kaldırmayı hedefler. Bu, başka hiçbir devletin özelliği değildir. . . . Elbette onun bu özelliği, onun tarihte ilk kez sömürüenlerin, ezilenlerin devleti olmasından gelmektedir. Tarih boyunca tüm devletler sömüren sınıfların baskı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Düşünüyor, baştan aşağı bir "hayıf" kesiliyordu sık sık. Boşa gecirmis gibi lise yillarini. Bir sey sanip ezberledigi bilgilerin teki işe yaramıyor işte. Ustyapı dediler mi "şehirlileri anlardı, gibi geçirmiş lise yıllarını, Bir şey sanıp ezberlediği bilgilerin "köylüler" altyapı. "Üstyapı köylüleri eziyor!" derdi örneğin. Ne kadar ters! Bunu bile doğru düzgün öğretememiş lise; hey koca lise! Her şeyin ekonomiye bağlı, ötekilerin hepsinin birer "yansı" olduğunu öğretememiş! İyi ki yükseköğrenim diye gel. di buraya. Bir "okumus cahil" olarak yitip giderdi yaşam deni. zinde! Bilmeyecekti üretim biçimlerini, üretim güçlerini, üre tim güçleri içinde insanların sınıflar halinde yer aldığını, her insanın bir sınıfa bağlı olduğunu, en devrimci, ilerici sınıfın işci sınıfı, yani proleterya olduğunu! Tarihsel gelişmenin son çö zümde "devrim"le gerçekleştiğini... Toplumların ilkel komünal üretim biçiminden, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist üretim biçimlerine ulaştığını, şimdi gündem maddesinin sosyalizm olduğunu, bundan dolayı devrim denilince artık yazı devrimi, şapka devrimi, kılık devrimi, ölçü tartı devrimini anlamanın yanlış olduğunu... Dünyaya örnek ve önder bir kurtuluş savaşından sonra ne yaptı Atatürk? Birtakım üstyapı reformlan ile çağdaş uygarlık düzeyine çıkaracağını sandı feodal kalıntılar içindeki Türkiye'yi! İzmir İktisat Kongresi'nde temelli kapitalist bir yön tutturdu. Onun için elli yıl geçtiği halde toplum yerin-de saydı; çağdaş uygarlık düzeyine bir türlü çıkamadı. Çağdaş uygarlık düzeyi sosyalizmin ta kendisiydi! Bu gerçeği nasıl da sakladılar liselerde bile! En doğru işi, kurduğu cumhuriyeti gençliğe emanet etmesi Atatürk'ün.İşte şimdi gençlik, emekçileri bilinçlendirip işçi ve köylüleri örgütleyerek, Türkiye'yi sosyalizme erdirecekti. Cumhuriyet
Sayfa 254 - Literatür yayınları·Kitabı okudu
Edebiyat
“Cumhurî idareyi şahsî idareden uzak tutan başlıca ayırıcı sıfat, halkın memleket idaresi üzerinde mâlik bulunduğu nüfuzdur. Halkın hükûmeti murakebe hususunda mâlik olduğu hak ne kadar büyük olursa, idaredeki cumhurî ruh da o kadar kuvvetli olur. Devlet büyükleri, şahsî kuvvetlerini kaybederek icra heyetinin ancak birer uzvu oldukları zaman, halkın murakebesi en ileri haddine varmış demektir. Mutlak idarelerde (ismi ne olursa olsun) bütün iktidar ferdin veya birkaç mensubun elinde toplanır. Bundan da şu neticeler doğar: Mücerret liyakat ve iktidar diye ortada bir şey kalmaz. İnsanlar da zarurî olarak, dâvâların değil, birkaç şahsın etrafında kümelenir. Şahıslarla beraber her şey de kaybolur. Millet, devlet işlerini murakebe vaziyetinden düşünce esirler sürüsüne döner. Muhalif sınıflar ve topluluklar, kendilerini hükûmet idaresinde müşterek görmedikleri için haklarını koruyamazlar. İdareyi ellerinde tutanlar ise o haklara riayet etmezler. Böylece, işleri milletçe mütalaa etmek melekesi mihver olur; ve herkes, kendi başının derdine düşer. Halka istinat eden gerçek cumhurî idarelerde ise bu neticelerin aksi hasıl olur.”
Bir Şair Bir Kitap
Dilek Kartal – Taşı Kim Atacak kısa boylu bir kadınım ben bundandır boyumdan büyük ne yazsam ne yapsam; yaşımı kestirmeniz güç başıma bakarsınız oysa, gülünçtür belki durup narin nazenin bir elif miktarı evet evet ya da kalıp biraz pişmanlık biraz nostalgia olmasaydı sonumuz böyle ** çocuklar kalır bölünmelerden geriye yetim çocuklar; ana dilleri öfke ** besmeleni çek ve başla! tumturaklı sözlere ihtiyacın yok buğzetmek için ** biyoloji soğukkanlı: insan doğar, büyür, yaşar ve ölür sosyoloji: arada bir yerde de okula gider ben: türk olduğunu öğrenir, doğru ve çalışkan varlığını armağan etmeyi bir de ** eğitim şart, okullar mühim tam böyle dört bin isteyen bir dershaneyle dershane isteyen bir düzen arasında anneyim diyecektim kapısı takılmamış sınıflar sınıflar boyası yapılmamış yakacak için ödenek var da
İzdiham
Egemen sınıflar, büyük devrimcilere yaşadıkları dönemde rahat yüzü göstermezler, teorilerine korkunç bir nefreti, en vahşi düşmanlığı, en ahlaksız yalanları ve iftiraları reva görürler. Ölümlerinden sonraysa, bir yandan onları zararsız putlara dönüştürmeye, deyim yerindeyse, evliyalaştırmaya ve ezilen sınıfları 'avutmak' ve aldatmak amacıyla adlarını halelerle süslemeye çalışırken, diğer yandan da devrimci teorilerinin içini boşaltır, devrimci uçlarını törpüler ve bayağılaştırırlar.
Alıntı