Devletin beka sorunu önce ruhlarımızda tecelli eder. Ruhlarımız bu barbar istilasından yarına kalabilecek mi? Tabiata baktığımızda titizlikle korunacak, üzerine titrenecek bir mukaddes yerine yağmalanacak bir nesne gören anlayış, ruhlarımızın yeni vebası. Sıcak paraya hücum.
Sayfa 82·Kitabı okuyor
Barzani, düşmanlar listesinin en üstüne Talabani'nin adını yazdığından, Halepçe kasabı, "can düşmanım" dediği Saddam'a sarılıp Talabani'yi yok etmeye çalışıyor. Irak, "kan davalısı" iran'ı Kuzey lrak'tan atmak ve Yu­murtalık-Kerkük boru hattını güvenceye almak için Talabani karşısında Barzani'ye arka çıkıyor. ABD de, bölgedeki 'baş düşman'ı iran'ın Kuzey lrak'taki varlığından rahatsız olduğundan, dünkü düşmanı Saddam'ın Erbil'i işgaline göz yumuyor, hatta belki de yeşil ışık yakıyor. Talabani de Barzani'yi listesinin başına koyduğundan iran'ı arkasına alarak bölgede güçlenmeye ve boru hattını denetimine almaya çalışıyor. Barzani ve Talabani, bir yandan birbirlerinin gözlerini oymaya çalışırken, bir yandan da yan gözle Öcalan'ı kollu­yor; onun fazla güçlenmesine fırsat vermemeye çalışıyorlar. Peki bütün bu kör dövüşünün altında ne yatıyor? Bu kavganın ne ideolojiyle bir ilgisi var; ne din kardeşliği takıyor, ne de ırktaşlık. Bu, üç tane aşiret reisinin, avuç içi kadar bir toprak üzerinde yürüttükleri iktidar ve dolar sava­şı... Barzani, Talabani ve Öcalan ... "Baş ol da istersen so­ğan başı ol" hırsını hayat düsturu edinmiş üç feodal ağa, Ku­zey lrak'ın kıraç dağlarının 'hakimi' ve yoksul çobanların 'efendisi' olmak için, onyıllardır Kürdü Kürde kırdırıyor. Peki Kürtler neden gık demeden ölüyor bu ağaların pe­şinde? Çünkü orada, bırakın birey olmayı, halk bile olama­mış, bir aşiretin mensubu olarak doğmuş, o aşiretin reisi için ölmeye hazır çobanlar, köylüler var. 36. paralelin kuzeyinde hangi aşiret reisi sopa sallarsa sallasın, koyunlar kendi ken­dilerine otlamaya, bebeler bir yaşına varmadan ölmeye, ka­dınlar dayak yemeye devam ediyor. Değişen tek şey, kimin için ölüneceği ve kime haraç verileceği. İşte bu toprakların huzur bulabilmesi, bu
Gülay Göktürk, 3.09.1996 tarihli Yeni Yüzyıl gazetesi.·Kitabı okudu
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
İrticayı 1999 yılında öngören Prof. Dr. Cahit Tanyol
İmam Hatip Okullarının amacı din adamı yetiştirmektir. Fakat bu okullar fırsatlardan yararlanarak eski medreselerin hortlatılmasına zemin hazırlamıştır. RP'nin yer almış olduğu koalisyon döneminde meslek okullarına üniversiteye girme hakkı tanındı. Refah Partisinin bu kanunu çıkarmaktaki ama­cı İmam Hatip çıkışlıların devletin köşe başlarını tutmasını sağlamaktı. Bütün çabalarına rağmen yanız Harbiye'ye gire­mediler. Biraz mırıldandılar, pabuç pahalı geldi. Öğretim hakkı dediler. Devletin diğer örgütlerine sızmak suretiyel su­başlarına kendi adamlarını yerleştirdiler. Bir de görüldü ki, mülki idare başta olmak üzere, devlet mekanizmasının bütün köşe bucakları imam Hatip kökenlilerle doldurulmuş. Milli Eğitim Bakanlığı, Talim Terbiye Kurulu onların eline geçmiş. **Üniversitelerin her dalında molla kılıklı öğretim üyelerinin sa­yısı çoğalmış, liselerde felsefe ve sosyoloji dersleri itelene­rek kapı önüne atılmış. Onların yerine, bütün sınıflara zorun­lu din dersleri konulmuş. Her üniversitede bir İlahiyat Fakül­tesi, her ilde bir İslam enstitüsü, sayısı yüz binleri bulan kız ve erkek imam Hatip Okulları ve bir o kadar Kur'an kursları, bütçesi ve kadroları alabildiğine şişkin bir Diyanet İşleri Baş­kanlığı, sayılı milyonların çok üstünde cami ve mescit yapma seferberliği... bütün bunlar tabanda bir siyasi sömürü ağının dayanakları. Şu anda Türkiye bir irtica ve din sömürüsüne teslim olmuş durumda. Şu anda Türkiye'de her gün Mene­men olaylarına taş çıkaracak irtica suçları işlenmektedir. Her gün üniversitelerin önü, camilerin çevresi polis kordonu altın­da. Yapılan gösterilerin amacı devleti çürütmek, kanunları iş­lemez hale getirmek. Türban gibi anlamsız bir olayın, ikide bir insan hakları maskesi altında Türkiye Büyük Millet Mecli­si'ni, Anayasa Mahkemesi'ni,
Hüseyin İnan'ın Savunması - Avukatlar Özellikle Okumalı!
Alevi olmam dolayısıyla arkadaşlar arasında “Dede” takma adıyla çağırılırım. İşlemiş bulunduğumuz suçlar oldukça ağır cezalar gerektirmektedir ancak hiçbir surette TCK’nın 146. maddesine girmezler. İfadelerde Rıfkı ismi geçmektedir. Bu aslında Alpaslan Özdoğan’dır. O zaman ismini yani gerçek ismini söylememiştim; zira henüz sağdı ve yakalanmamıştı. Nihat Çokyüce’nin arabasını alma olayında da Sinan Cemgil değil, Alpaslan Özdoğan yanımda idi. Nihat Çokyüce’nin ifadesindeki teşhis kısımları da dikkate alınırsa, hadiseler yanımdaki şahsın Alpaslan Özdoğan olduğunu meydana çıkarır. İfadelerimin birinde sosyalizm ihtilali, ayrıca halk ihtilalinden sonra kademe kademe proletarya diktatöryası ve dolayısıyla komünizme geçiş şeklinde beyanlar doğru değildir, bunları kabul etmiyorum. Yanlış zapta geçmiş. Ayrıca Muammer Aksoy’la pazarlık konusunda konuşmaya gittiğimde, gittiğim saat zapta yanlış geçmiş, 07.30 sıralarında gitmiştim. İfadelerimin diğer kısımları doğrudur. Hadiseler başladığında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Sinan Cemgil’in isimleri emniyetçe biliniyordu. Alpaslan Özdoğan beraber olduğumuz hâlde henüz deşifre edilmemişti. Bu bakımdan onu gizledim ve bidayette Sinan Cemgil’in ismini verdim. Nasılsa Sinan Cemgil biliniyordu. Bu maksatla Sinan Cemgil’i söylemiştim. Ayrıca Sevim Onursal’ın evinde icra takibine gelen vazifeliler içeriye girdiklerinde Kor Koçalak tek başına idi, bilahare dışarı çıktı, arkasından ben, Yusuf ve Sevim Onursal evden çıktık. Biz hep beraber evi terk ettiğimizde adamlar daha bağlanmamıştı. Ve yine dört Amerikalının kaçırılmasında Mete Ertekin’i ben çağırdım. Evvela Amerikalıları kaçırdıktan sonra bir kısmımız vasıta ile, bir kısmımız da yaya olarak dönmeyi düşünüyorduk. Sonradan fikir değiştirdik. Yusuf başka bir araba buldu, o zaman bir
Sayfa 317 - İtalik Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Devletin yoksulluğunu belli etmemek için üstü başı düzgün askerlerin fotoğrafı çekilmişti…
Sayfa 382·Kitabı okudu
İktidar yapısı gereği lüksü ve refahı talep eder. Devlet üyeleri yeni alışkanlıklara tutulur. Masrafları ücretlerinin tutarını aşar ve gelir gideri karşılamaz. En fakir insanlar mahvolur ve en zenginler abartılı harcamalarla bütün servetlerini saçar savururlar. Sonraki nesiller bu durumun giderek kötüleştiğine şahit olur. Nihayetinde, gelirleri artık lüks alışkanlıklarının doğurduğu masrafları karşılamaya yetmez olur. Sıkıntıya düşerler. Sultanları, sefer ve savaş masrafları için kendilerinden ödeme talep ettiğinde, bunu sağlayamazlar. Bunun üzerine cezalandırılırlar. Aralarından pek çoğu, ya sultanlar, ya sultan çocukları ya da devletin hizmetlileri yararına servetine el konulduğunu görür. Bu şekilde insanlar fakirleşir ve artık kendi işlerini yapamaz olurlar, onların zayıflamasıyla devletin başı da zayıflar.