VÂRİDÂT: NOKTALAMALAR..
Ünlü haftalık haber dergisi NOKTA... 1 Nisan 1990 tarihli sayısı... Kapağında benim portrem; içinde benimle ve Ak-Doğuş’u çıkaranlarla yapılan mülakat... Ben şöyle demişim de bir kayma olmuş, kesintilerden dolayı şurası müphem kalmış da burası bilmem ne olmuş, konuşma dili yazı diline geçirilirken biraz öyle olmuş da filân yeri böyle olmuş... Bütün bunların tashihi bir yana, aynen veriyorum: “Demokrasi bir teamül rejimidir... 3. Dünya ülkelerinde demokrasi olmuyor, olmaz da... Çünkü demokrasiyi doğuran şartlar vardır. Meselâ dünyanın hiçbir yerinde Batı’daki kadar fert hürriyeti karşısında bu kadar tedirginlik yoktur. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde de insanlar Batı’daki kadar çile çekmemiştir... (...) Ama hiçbir rejim de kendisini yıkıcı hiçbir şeye müsaade etmez... Ölçü budur...” Bu cümleler, Ak-Doğuş adlı bir İslâmî grubun “Kumandanı” Salih Mirzabeyoğlu’na ait. Kanunî bir yayın organına da sahip olan Ak-Doğuş’cular, şeriat düzenini getirmek için silâhlı mücadele gerektiği fikrini savunuyorlar. Ve komutanları Mirzabeyoğlu da, Nokta’nın “Seçim yoluyla demokratik kanallardan geçerek iktidara gelmek mümkün değil mi?” sorusuna yukarıdaki cevabı veriyor... Hafta içinde yapılan bir dizi operasyon sonucu silâhlı sağ terör ve şeriat örgütleri, kamuoyunun odak noktası hâline gelmişti. Bu hafta Nokta’nın kapak sayfalarında yer alan Ak-Doğuş grubu da, Şeriat düzenini getirmek için silâhlı mücadelenin şart olduğunu vurguluyorlar ama şimdilik hiçbir silâhlı eyleme karışmadıklarını söylüyorlar. Mirzabeyoğlu ve grubun liderlerinin görüşlerine sayfalarımızda yer verirken “gizli bir terör örgütünü ortaya çıkarmak veya afişe etmek” mantığıyla hareket etmedik. Amacımız, İslâmî devleti silâhlı mücadele yoluyla kurmaktan başka bir çare görmeyen bir grubun düşünce tarzını, bakış
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu
“Yoldaşlar, ölürsem o günlerden önce yani, Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni ve de uyansın üstümde bir çınar…” Nazım Hikmet Haziran, Türk edebiyatı için bir takvim yaprağından ziyade; adaletsizliğe, sürgüne ve sömürüye karşı kelimelerle kurulmuş barikatların ayıdır. Nazım Hikmet’in Moskova’daki beton odasından, Orhan Kemal’in Sofya’daki telif borçlu daktilosuna ve Ahmed Arif’in Ankara’nın gri sokaklarında duran o devasa kalbine uzanan çizgide; muktedirlerin yazdığı resmi tarih ile halkın kolektif hafızası amansız bir savaşa tutuşur. Takvimler 3 Haziran 1963'ü gösteriyordu ama sürgünün coğrafyasında mevsimler hep ayazdı. Resmi tarihin muktedirleri arkasından "Vatan haini" diye bağırdılar; oysa yanılıyorlardı. Gazeteler kalbi durdu yazıyordu oysa duran şey bir kalpten fazlasıydı; Anadolu’nun hürriyet ritmi, bir nehrin memleket denizine akma telaşıydı... Nazım’ın Moskova’da son nefesini verdiği o 1963 Haziran’ında, New York borsası yükseliş rekorları kırıyor, Vietnam’da Amerikan helikopterleri pirinç tarlalarını ateşe veriyordu. Gazeteler saray düğünlerini ve lüks otomobil reklamlarını manşet yaparken, tek bir dizeden korkan generaller orduları alarma geçirmişti. 1940 yılının kışında, Bursa Cezaevi’nin kapısı Raşit Kemali (Orhan Kemal) adında genç bir mahkumun yüzüne kapandı. Rutubetli duvarda eski bir gazete kupüründen kesilmiş bir Nâzım Hikmet fotoğrafı asılıydı. Genç adam o fotoğrafa bakıp iç geçiriyordu. Birkaç gün sonra yan koğuşa o fotoğrafın aslı getirildi. Nazım Hikmet, kanlı canlı karşısındaydı. Mavi gözlü devin, Bursa’nın o rutubetli, küf kokan koğuşunda elinden tutup kulağına “Sen şiir yazma, senin kumaşında büyük bir romancı var” diye fısıldadığı o genç adam... Otuz yıl sonra, usta ile çırağın kaderi gurbetin aynı siyah noktasında birleşiyor.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
1930’lar, kitle iletişim araçlarının (özellikle radyo ve sinemanın) altın çağına ulaştığı ve propagandanın basit bir "bilgilendirme" mekanizmasından çıkıp total bir "psikolojik ve estetik seferberlik" aracına dönüştüğü dönemdir. New Deal Amerikası, Nazi Almanyası ve Faşist İtalya, Büyük Buhran’ın yarattığı derin çaresizlik ve yabancılaşma hissini aşmak için aynı modern teknolojik altyapıyı ve benzer kitle psikolojisi yöntemlerini kullandılar. Ancak bu araçları kullanma biçimleri ve kitleye yaklaşımları arkalarındaki ideolojiyi ele veriyordu. Radyo, tarihte ilk kez bir liderin sesini aynı anda milyonların evine, yani mahrem alanına sokabilmesini sağladı. Üç rejim de bunun gücünü fark etti ama sesin tonu çok farklıydı. Franklin D. Roosevelt, "Radyo Başı Sohbetleri" (Fireside Chats) ile halkın karşısına bir diktatör gibi değil, adeta ailenin güvenilir, bilge bir ferdi gibi çıktı. Ses tonu sakin, rasyonel ve teselli ediciydi. Konuşmalarına "Dostlarım..." diyerek başlardı. Roosevelt’in radyoyu kullanışı bir "oturma odası demokrasisi"ydi; lider halkın ayağına gidiyor ve onlarla dertleşiyordu. Ancak arka planda bu durum, geleneksel parlamenter mekanizmaları (Kongre'yi) baypas ederek lider ile halk arasında doğrudan bir psikolojik bağ kuruyordu. Hitler ve Mussolini için radyo, meydanlardaki o devasa, hiyerarşik ve gürültülü ayinleri milyonların evine taşıma aracıydı. Ses tonları agresif, buyurgan ve hipnotize ediciydi. Nazi Almanyası’nda "Volksempfänger" (Halk Alıcısı) adı verilen ucuz, tek kanallı radyolar kitlesel olarak üretildi ve her eve girmesi sağlandı. Amaç bireyi evinde yalnız bırakmak değil, evindeyken bile onu sokaktaki o devasa "Millet" (Volk) okyanusunun bir parçası haline getirmek, bireysel bilinci kolektif coşku içinde eritmekti. Walter Benjamin’in faşizm için
Tarih
1925’teki Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu’nu sadece "sekülerleşme" veya "irtica ile mücadele" parantezine alarak okumak, buzdağının yalnızca görünen kısmına bakmaktır. Asıl mesele, devletin egemenlik tekeli ve din üzerindeki mutlak denetim arzusuyla ilgilidir. İmparatorluktan devralınan tecrübe, merkeze bağlanamayan yapıların ne kadar büyük birer otonom güç odağına dönüşebileceğini devlete çok iyi öğretmişti. Osmanlı’da Şeyhülislamlık, ilmiye sınıfının başı olarak resmi ideolojiyi ve fıkhı temsil ediyordu. Devlet bürokrasisinin bir parçasıydı. Ancak tasavvufi damar (tarikatlar ve tekkeler), sivil sahada, esnaf teşkilatlarında (Ahilik gibi) ve halkın gündelik yaşamında Şeyhülislamlığın resmi fetva sınırlarını aşan, organik ve dikey bir bağlılık hiyerarşisine sahipti. Halifenin veya Şeyhülislamın emri, Nakşibendî, Kadirî ya da Mevlevî bir dervişin kendi şeyhine olan dikey bağlılığını (intisap) her zaman tam anlamıyla kontrol edemiyordu. Dolayısıyla tarikatlar, imparatorluk içinde bile her an taşraya ya da toplumsal muhalefete yakıt sağlayabilecek otonom, ademi-merkeziyetçi yapılar olarak kalmaya devam etti. Cumhuriyet'in elitleri, kurmak istedikleri rasyonel ve üniter ulus-devlette böyle bir "çok başlılığa" ve sivil din odaklarına müsaade edemezdi. Diyanet İşleri Başkanlığı, din alanında tek elden üretim ve denetim yapan bir tekel olarak kurgulandı. Eğer tarikatlar yasal varlıklarını sürdürselerdi; Diyanet’in vaaz ettiği "resmi ve makbul Müslümanlık" tanımı taşrada hükmünü yitirirdi. Halkın sadakati devletin kurumsal aygıtına değil, tarikatların karizmatik liderlerine akmaya devam ederdi. Oluşacak bu çok seslilik, Diyanet için biçilen o merkezilik zırhını daha ilk günden parçalayıp atardı. Buradaki en büyük tarihsel ironi ve belki de sistemin en büyük hesap
1000Kitap
Salarları, Yugurları ve Hunan Uygurlarını Türkiye'ye yerleştirmek... Uzun zamandır aklımda olan bir proje bu. Çin Türkmenleri olarak bilinen Salarlar, Anadoluyu Türkleştirirken en çok katkıyı yapan Türk boylarından biri. Öyle ki Anadolu'da kurulan Karamanoğulları Beyliği ve Kadı Burhaneddin Devleti gibi yapılar Salur boyundan gelen Türkmenler tarafından kurulmuştur. Günümüzde yoğun olarak Çin’in batısındaki Qinghai (Çinghay) eyaletine bağlı Xunhua (Şunhua) Salar Özerk İlçesi ile Kansu (Qansu) eyaletinde yaşamaktalar. 14. yüzyılda Semerkant civarından Kalmuk-Oyrat (Moğol) saldırılarından korunmak için doğuya doğru ilerleyerek bugünkü Çin topraklarına yerleştikleri düşünülüyor. Konuştukları dil, çevresindeki Çince ve Tibetçe dillerinden yoğun şekilde kelime almış olsa da temel dil bilgisi ve kelime kökeni bakımından Oğuz grubu (Türkmen Türkçesi ve Türkiye Türkçesi) ile büyük benzerlik taşıyor. Tamamı Sünni İslam inancına mensuptur. Çin'deki resmi verilere ve en son gerçekleştirilen ulusal nüfus sayımına göre Salur (Salar) Türklerinin toplam nüfusu 170.000 civarındadır.Tarihsel olarak ataerkil ve tarıma dayalı bir toplumdur. Sarı Nehir havzasının elverişli topraklarında çiftçilik, meyvecilik ve hayvancılıkla geçinirler. Xunhua (Şunhua) Salar Özerk İlçesi'nin toplam yerleşik nüfusunun %65'ini oluştururlar. Bugün bir Nazilli, bir Ceyhan yahut bir Lüleburgaz nüfusuna sahip olan Salarlar Konya ovasına yerleştirilebilinir. Konya ovası, Salurların Çin'de yaşadığı Sarı Nehir havzasındaki düzlük ve tarıma dayalı coğrafya ile büyük benzerlik gösterir. Ayrıca Konya, Doğu Türkistan kökenli soydaşlarımızın Türkiye'de en yoğun iskan edildiği ve yabancılık çekmeyecekleri merkezlerin başında gelir. Karaman bir diğer alternatiftir, Karamanoğullarının Salur olması ve Karaman'ın
(RÜYA) 04.05.2026 (Lilith takım elbiseli palyaço makyajlı bir adamla öylece oturuyordu. Simsiyah bir masanın başındaydı yanında ki adam ayakta duruyordu ancak el pençe durmuyordu odanın duvarları irinle kaplıydı.) Adam: Kapitalin başı Cemaat işlerine girince ciddi para kazanmış Ancak şimdi kötülüyor. Klasik siyasi iş adamı Türkiyede 50 tane fabrikası var Devletin köpeği -Devlet kimin elindeyse onun köpeği- Ciddi saygı duyulan bir isim Soyu da öyle Türkiye’ye mâl olmuş insanlar Lilith: Ailesini de kollayın Bir araya geldiklerinde ateşi yakın Hepsi bir arada olsun -soyunu kurutun- Yüzlerinde ki çaresizliği görmek istiyorum Felaket haz alıyorum naapıyım Adam: Olur abla Lilith: Duvarına bir yazı yazın - KAPIYI AÇINIZ YETKİ BEY HÜKÜMETLER İÇİN BÜYÜK ADAMMIŞSINIZ - VESSELAMMM- EN TEPENİZDE Kİ YAŞLI ADAMA SEVGİLERİMLE SANDIĞINA VE 52’YE İYİ SARILSIN KORKMAMALISINIZ LİLİTH SİZE SAYGI DUYUYOR -
Edebiyat