Cumhuriyet'in ilk yarısında kurumsal denetimler ve siyasi figürlerin çocuklarının piyasada aktif aktörler olmaması nedeniyle bu tür iddialar daha çok "yakın çevre" ve "meclis mebusları" üzerinden yürümüştür. Ancak dönüm noktalarından biri 1950'li yıllardır. Adnan Menderes Dönemi: Demokrat Parti (DP) iktidarı döneminde, Başbakan Adnan Menderes'in oğulları Yüksel ve Mutlu Menderes'in adları doğrudan büyük yolsuzluklara karışmasa da, ticaret odaları ve ithalat belgelerinde "başbakan oğlu" olmanın getirdiği bürokratik öncelikler muhalefet (CHP) tarafından sıkça eleştirilmiş, 1960 darbesi sonrası Yassıada yargılamalarında bu imtiyazlar dava konularından biri haline getirilmiştir. Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi (ANAP) dönemi, Türkiye'nin liberal ekonomiye geçtiği ve "köşeyi dönme" kültürünün meşrulaştığı, lider çocuklarının ticari faaliyetlerinin ise ilk kez bu denli agresif şekilde kamunun önüne çıktığı dönemdir. Ahmet Özal (Turgut Özal'ın Oğlu): 1982 Anayasası'na göre Türkiye'de radyo ve televizyon yayıncılığı tamamen devlet (TRT) tekelindeydi ve özel televizyon açmak anayasal bir suçtu. Ahmet Özal, Cem Uzan ile ortaklık kurarak 1989'da Almanya üzerinden Türkiye'ye yayın yapan Star 1 (Magic Box) kanalını kurdu. Anayasanın açıkça delindiği bu ticari girişim, bizzat Cumhurbaşkanı Özal'ın "Anayasa bir kere delinmekle bir şey olmaz" savunmasıyla korunmuştur. Zeynep Özal ve Davulcu Asım: Özal’ın kızı Zeynep Özal’ın eşi (Asım Ekren) üzerinden kurduğu ticari ilişkiler, dönemin ünlü iş insanlarından aldığı lüks hediyeler (Jaguar marka otomobil gibi) ve bunların karşılığında bürokraside sağlanan kolaylıklar, dönemin en büyük "nüfuz ticareti" skandallarından biri olarak tarihe geçmiştir. 90'lı yılların istikrarsız koalisyon iklimi, siyasi ailelerin finans
Sosyoloji
Devlet aygıtını "şizofrenik bir bünye" olarak tanımlamamız, aslında siyaset sosyolojisindeki "kurumsal patoloji" kavramını metafizik ve klinik bir düzleme taşıyor. Devletlerin de tıpkı hasta profili gibi, devasa bir veri ve istihbarat akışına (aşırı açık algı/psişik güç) sahip olup, bu "algı yükünü" yönetemediklerinde nasıl bir sanrı dünyasına hapsolduklarını net bir şekilde ortaya koyar. Şizofreni hastasının algılarının aşırı açık olması ve bunu yönetememesi gibi, modern devlet de (özellikle dijital çağda) her şeyi izleme, fişleme ve kayıt altına alma kapasitesine sahip. Trilyonlarca byte'lık veri akışı (istihbarat), devlette bir "her an saldırıya uğrayabiliriz" kaygısı yaratır. Bu veri yükü, devleti rasyonel hukuktan koparıp "Beka" adı verilen, sorgulanamaz ve kutsal bir metafizik inanca sürükler. Artık her şey bu inanca göre yorumlanır. Algı yönetimini kaybeden devlet, tıpkı hastanın hayali sesler duyması gibi, aslında var olmayan ya da abartılmış tehditler kurgulamaya başlar. II. Hamid dönemindeki jurnal mekanizması veya bugünün dijital fişlemeleri, devletin kendi gölgesinden korkmasına neden olan "işitsel sanrılardır." Medya ve diziler aracılığıyla yaratılan o "karanlık kahramanlar" ve "dış güçler" kurgusu, devletin halkına ve kendine izlettiği görsel halüsinasyonlardır. "Sigara veya alkol" gibi bağımlılıklar, devletler için illegal yapılar ve şiddet tekelidir. Devlet, hukukla çözemediği sorunları mafyatik ağlarla, Gladio tipi yapılarla veya nükleer tehditle "çözebileceğine" inanır. Bu karanlık ilişkiler, sistemin içine sığındığı, onu kısa süreliğine "rahatlatan" ama özünde çürüten bağımlılıklardır. Nükleer silahlar, bu şizofrenik bünyenin "son sığınağıdır." Gerçeklikle bağı koptuğunda, elindeki bu yıkıcı gücü bir güvenlik limanı sanır. Bir şizofreni
1000Kitap
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
İl teşkilat binasını kıble edinmenize gerek yok!
Hatta "Kâbe Arapların olsun, Çankaya bize yeter" demeseniz bile sonuç değişmez. Çünkü Allah Subhânehu ve Teâlâ, Tevbe Suresi 31. ayette, hâkimiyetin ve egemenliğin O’na ait olduğunu açıkça bildirir. Oy vermek, yasa koyma yetkisini Allah’tan alıp demokrasiye ve insanlara devretmek suretiyle, Allah’ın Rab sıfatına ortak koşulduğunu haber verir. Ayet mealen şöyledir: “Onlar Allah’ı bırakıp din bilginlerini, abidlerini ve Meryem oğlu Mesîh’i rabler edindiler. Oysa onlar yalnızca bir olan ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ibadeti hak eden hiçbir ilah yoktur. Allah, onların şirk koştuklarından münezzehtir.” (Tevbe, 9/31) Bu ayetin ne anlama geldiğini ise Resûlullah ﷺ bizzat açıklamıştır: Adiyy b. Hâtim (radıyallahu anh), boynunda gümüş bir haçla Medine’ye gelip Resûlullah ﷺ’in huzuruna girdiğinde, Peygamber ﷺ bu ayeti okuyordu. Adiyy şöyle dedi: “Onlar din adamlarına tapmadılar ki!” Resûlullah ﷺ ise şöyle buyurdu: “Evet, tapmadılar; fakat din adamları onlara serbestleri yasak, yasakları serbest kıldılar; onlar da buna tâbi oldular. İşte bu, onların din adamlarına ibadet etmeleridir.” (Tirmizî, 3095; İbn Ebî Hâtim, 10057–10058) Bu ayet ve Nebî ﷺ’in tefsiri açıkça göstermektedir ki helal–haram, yasak–serbest, meşru–gayrimeşru olanı belirleme yetkisi yalnızca Allah’a aittir. Bu yetki, Allah’ın Er-Rabb oluşunun bir sonucudur. Rab; terbiye eden, düzenleyen, çekip çeviren demektir. Allah, koyduğu hükümlerle insanı terbiye eder, topluma düzen verir. Âlim, aydın, abid, parlamenter, yönetici veya aşiret reisi… Bunlardan herhangi birine bu yetkiyi veren kimse, farkında olsun ya da olmasın, onu Allah’tan başka rab edinmiş olur. Bu yetkiyi Allah’tan gayrısına veren kişi, yaptığı şeyin bir ibadet ve Allah’tan başkasını rab edinme anlamına geldiğini bilmese bile

Muhafız

@Muminn
·
AKP "tevhidi savunuyoruz" dese, tevhidi değil AKP’yi din edinip şirke alkış tutacak alçaklar var.
Nitelikli insan yetiştirmek!
Medeniyet kurmanın ya da bir medeniyeti ihya etmenin ilk koşullarından biri, nitelikli insan yetiştirmektir. Müslümanlar, buna “ehliyet sahibi insan” demişlerdir. Ehliyetli insan; alimdir, takvalıdır, vicdanlıdır ve yeteneklidir. Batılılar ise kurumlarını geliştirdikleri dönemde, kendi nitelikli insanları için “diplomalı insan” demişlerdir. “Diploma” diye geçmemek gerek. Dostum Üstad Abdülhakim Sonkaya’nın ifade ettikleri üzere, “diploma”, “dü” ve “pel” ifadelerinin birleştirilmesinden oluşturulmuş ki “katlanmış iki sayfa” demektir. İki sayfa; iki kanadı da ifade eder. Kuşlar gibi, insan da ancak iki kanatla uçar. İki kanatlı olmak ise çok yönlü olmak olarak anlaşılmalıdır. Tek kanatlı olan ya taşınır ya sürülür. Oysa iki kanatlı olan, ya sizi taşır ya da sürükler. Resûl-i Ekrem Muhammed Mustafa salallahü aleyhi vesellem, insanlığın en büyük öğretmenidir. O harika insanlar yetiştirmiştir. Cafer-i Tayyar, radiyallahü anh’ı düşünelim. Malum olduğu üzere, “Tayyar” ünvanı onun şehid olduktan sonra, cennette uçar hâlini ifade için amcazadesi Hz. Muhammed Mustafa salallahü aleyhi vesellem tarafından dile getirilmiştir. Lâkin Hz. Cafer, henüz şehid olmadan iki kanatlıydı, dünyada da uçanlardandı. Onun Necaşi Hazretleri karşısındaki hitabını hatırlayın. Hz. Cafer, henüz birkaç yıldır Müslüman olmuş ve muhtemelen otuz yaşın altında bir gençtir. Ama orada hem bir davetçi hem bir reis hem Mekke’nin en mahir diplomatlarını yenecek kadar başarılı bir diplomattır. Hz. Cafer, gerçek anlamda bir diplomalıdır, yani çifte kanatlı, çok yönlüdür. Bu dünyada bize önderlik etmiş, komutan olmuş, nihayetinde şehadete ulaşarak önderliği daim olmuştur. İslam medeniyeti, işte o nitelikli insanların omuzlarında kuruldu. Sonradan aşındığında Müslümanlar geri düşmeye başladı. Yeniden
Alıntı
Adolf Hitler
_Düşünce özgürlüğü, tüm kötülüklerin anasıdır. _Her kim bize karşı ayaklanırsa kendisini ölü kabul etmelidir. _Belki bazılarınız, Marksist Parti'yi yok ettiğim için beni affetmeyi başaramıyorsunuz. Fakat arkadaşım, ben diğer partilerin de tümünü yok ettim. Hepsi gitti. _Zayıfa acımak, doğaya ihanettir. _Hayatım boyunca tek bir şeye asla tahammül edemedim: Teslim olmak. Bize işkence edebilirsiniz. Hatta öldürebilirsiniz. Ama biz asla teslim olmayacağız! _Yaşama hakkın mücadele gücün kadardır. _Aklın bittiği ve sustuğu yerde son karar şiddete aittir. _Bir hükümet, milleti her vasıta ile felaketlere sürüklerse, bu milletin her ferdinin isyanı bir hak değil, görevdir. _Kuvvetli, yalnız kalınca daha kuvvetlidir. _İmanı sarsmak, ilmi sarsmaktan daha zordur. _Önemli olan doğruluk değil, zaferdir. Esas gaye en kuvvetli olmaktır. _Düşmanınızı şaşırtarak, terör, sabotaj ve suikast ile demoralize edin. Geleceğin savaşı budur _Gençlik bugün içine battığı bataklıktan çekip çıkarılmazsa orada boğulup yok olacaktır. _Akıl ve zekaları belli bir seviyenin üzerine çıkmamış yüzlerce seçmenin oylarıyla seçilmiş olmaları da işin bir başka cephesidir. _Düşmanını tamamen yok edersen, gün gelir kendi ellerinle yeniden yaratmak zorunda kalırsın. _En iyi savunma, hücumdur. _Şeref ve namustan yoksun milletler er geç hürriyet ve bağımsızlıklarını kaybederler _Diktatör bisiklete binen adama benzer, durursa devrilir. _Savaşta her zaman kaybeden taraf suçludur, haklı olsa bile. _Batılı uyurgezerlerin iyi niyetli bir insan hakkında besledikleri kin, onların muhafazakârlık duygularından daha kuvvetlidir. _En büyük icatlar, en büyük keşifler, maddi kâr peşinde koşmanın insanlığa getirdiği hediyeler değildir. Tam tersine, bütün bunlar sahiplerinin maddi mutlulukta gözlerinin olmayışından
Din
-------------------------------------------------------------------------------- 80’ler bir yandan çerçevesini baskının, yasağın, devlet şiddetinin çizdiği bir dönemdi. bir yandan da, bu toplumun daha az tanışık olduğu bir başka iktidar biçiminin, ilk bakışta kendini bir kurumsuzluk olarak sunan, yasaklayıcı değil oluşturucu, kışkırtıcı, içerici bir iktidarın etkili olduğu yıllardı. 80’lerin ilk yarısında darbenin, baskının, şiddetin; ikinci yarsına görece özgürleşmenin, daha modern, daha sivil bir iktidarın damgasını vurduğu söylenebilir. iki strateji, iki iktidar olma biçimi, iki farklı söylem –devletin yasaklayıcı söylemiyle daha modern, özgürleştirici vaatlerle dolu, daha sivil bir söylem- 1980’lerde adeta çakışmıştı. türkiye’de ilk kez bu dönemde kemalist “yüksek” kültürün dışında bir “aşağı” kültür patlaması yaşandı, ama kitlelerin umut ve özlemleri de ilk kez bu kadar yoğun bir biçimde kültür endüstrisinin nüfuz alanına girdi. özgürlüklerin en çok kısıtlandığı dönemdi 80’ler, ama insanlar kendilerini belki de ilk kez bu kadar serbest hissedebildiler; kurumların dışında olmanın serbestliğini, tüketme özgürlüğünü, kendilerini bu dünyaya teslim etmenin hazzını tattılar. baskının bu kadar yoğun olduğu bir dönemde, iç dökme, anlatma, ifşa etme arzusu ilk kez bu kadar öne çıktı. baskı döneminin olağanüstü koşullarını, kemalizmin bu topluma sunduğu modernleşme vaadinin çöküşünü, bu topluma biçtiği modern kimliğin parçalanmasını, türkiye’nin doğulu ya da taşralı yüzünü kültürel alanda yeniden keşfetmesini, seçkinciliğin bastırdığı her şeyin geri dönüşünü, tüketim toplumunun vaatlerini, birden bir bolluk toplumu görüntüsünü yaratmayı başaran medya ve reklamcılığı ve bütün bunların hem kalabalıklara hem aydınlara vaat ettiği yeni imkânları… 1.1980’lerin kültürel