İran Edebiyatı’nın başyapıtı kabul edilen, Sadık Hidayet’in o meşhur Kör Baykuş’u ile nihayet tanıştım. Ancak itiraf etmeliyim ki; genel kanının aksine, bu kez o büyülü dünyaya tam olarak dahil olamadım.
Kişinin içerisinde yaşadığı buhran, dışlanmışlık ve istenmeme duygusunu çok içeriden hissettim; hatta yer yer Dostoyevski’nin o karanlık koridorlarında dolaşır gibiydim. Fakat yazarın yarattığı dünyada, özellikle kadına (karısına) bakış açısı okurken beni huzursuz eden bir noktadaydı. Bu huzursuzluk, kitabın edebi gücünden ziyade karakterin dünyasından yayılan o rahatsız edici frekanstan kaynaklanıyordu.
Evet, İran Edebiyatı’nda açtığı o devrimsel yolun kıymetini biliyor ve buna saygı duyuyorum. Ama bir okuyucu olarak bu kitap beni sarıp sarmalamadı, alıp bir yerlere götürmedi. Belki de Sadık Hidayet’in o meşhur gölgesi, benim dünyama bu defa fazla ağır geldi...
Ben bir uzman değil, sadece hislerini sizinle paylaşan sıradan bir okuyucuyum. Benim için bu kitabın özeti; büyük bir saygı ama derin bir mesafeydi.
Kitapla kalın