İtalyan yazar ve felsefeci Vincenzo Latronico’nun, International Booker Prize’nde yer alan ve Türkçedeki ilk romanı olan Kusursuzluk için dijital çağın epik bir panoraması demek gerçekten yanlış olmaz sanırım.
Roman, evden çalışan expat çift Anna ve Tom’un Berlin’de kurduğu hayatın içine davet ediyor bizi. Kusursuz görünen evleri, bitkileri, kahveleri, tasarım objeleri, seyahatleri… dışarıdan bakıldığında imrenilesi duran her şeyin içinde tuhaf bir boşluk hissi dolaşıyor. Bir noktadan sonra Anna ve Tom’un yalnızca yaşadıkları şehre değil, kendi hayatlarına da yabancılaştığını hissediyorsunuz. Sanki yaşamları gerçekten yaşanan bir şey değil de sürekli sergilenen bir atmosfere dönüşmüş gibi.
Roman bir yönüyle tam anlamıyla bir Berlin romanı gibi ilerliyor; diğer yönüyle ise mekânı aşarak bugünün beyaz yakalı, dijital göçebe kuşağının ortak sıkışmışlığına dönüşüyor. Fall of the Berlin Wall sonrası hâlâ kimliğini arayan şehirle Anna ve Tom’un aidiyetsizliği birbirine çok yakışıyor. Web developer, graphic designer ve online brand strategist olarak çalışan bu iki karakterin üretimi de aslında çağın kendisi gibi: özgün görünmeye çalışan ama giderek birbirine benzeyen şeyler.
Benim en etkilendiğim tarafı ise romanın bunu çok büyük olaylarla değil, tekrarlarla anlatması oldu. Aynı kafeler, aynı ekranlar, aynı estetik kaygılar, aynı konuşmalar… Latronico, modern hayatın o “iyi tasarlanmış” yüzeyinin altında bir tükenmişlik hâli olduğunu çok sakin ama çok sert bir şekilde hissettiriyor. Kitabı okurken birkaç kez Anna ve Tom’a değil de kendi çağımıza bakıyormuşum gibi hissettim. Belki de romanın en rahatsız edici yanı bu: anlattığı hayatın bize hiç yabancı gelmemesi.