Şu sıralar kadınlarla dolu bir ortamda fazlaca bir zaman geçirmekteyim. Evet; Teyzelerim ve nenem. Bu sıralar neden onlarla uzun vakit geçiriyorum? Uzun hikâye. Hepsi sırayla bir şeyler anlatıyorlar, ben de ucundan kulak misafiri oluyorum.. "Fatma'nın kızı evlenmiş diyorlar, kimlerdenmiş oğlan?" ... "O Safiye'nin oğlu vardı, Ne iş tutuyordu o?" "Selma'nın kızı da elini kolunu oynatamıyor, kas hastası mı ne diyorlar, 3 senedir ne çekiyor garibim." "O ölen çocuk, traktörden mi düşmüştü ana?" "O gebe kadın vardı, Sultan'ın kızı.. dünya güzeliydi, nasıl gitti bi' anda? Ölümün saati yok diye boşa dememiş atalar" Küçük teyzem Her zamanki gibi kocasından dert yanıyor... Bir diğeri, "Şu benim oğlanı bi' everseydik..." Bir diğeri, "Şu benim kızın yuvası bi' selamete otursaydı.." Nenemin dilinde hep aynı cümle; "Ölmekten korkmuyorum da nenem, muhtaç olup ele ayağa düşmekten korkuyorum. Senin diğer nenen yatalak kaldı mıydı hiç?" Herkesin söylediği cümlelerden, anlattığı hikayelerden sonra dilinde o meşhur cümle; "Dert bitmez, değişilir." Kendileri "denişilir" diyor ama. Bu cümleyi o kadar sık duyuyorum ki ben de kullanmaya başladım artık :) Evet, güzel bir cümle, kullanılabilir. Dedemde var ortamda ama biz iki erkek olarak dinliyoruz, kadınlar anlatıyor.
Günce veyahut laf kalabalığı
Didem Madak
Sonbaharların kralı gelirmiş meğer İstanbul'a Ciğerlerimin filmini çektiler Ciğerlerim artiz oldular icabında Akut alevlenmiş kronik bir sonbahar gibi bakıyordu Sigara figüran falan. Ben kırmızı bir yaprağı oynuyordum esas kız olarak Uçuşuyordum, uçuşmakmış meğer benim anlamım Ben bunu geç anladım. Senin için şiir yazacaktım İstanbul İsmini ağrı koyacaktım. Oysa bir şiir niyeydi sanki Yer içer sevişir miydi sanki bir şiir Hamsi ısmarlar mıydı mesela bir şiir insana? Fotoğraf çektirebilir miydi mesela hipodromda atlarla? Rakı içebilir miydi Samatya'da Bir şiir uyur muydu kuş gibi başını alıp da kanatlarının altına? Oysa bir şiir neydi sanki Ben seni ciğerimin köşesindeki arıza kadar sevdim Bir şiir seni bu kadar sever miydi sanıyorsun İstanbul?
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Dışarıda "Lapa lapa" karlar yağsa.. Karla birlikte soğuk soğuk tenimi okşayan bir poyraz rüzgarı... İskarpinle daha tanışmamış ayaklarım da üşüse...ayakkabım karlarla dolsa.. Sonra kömür kokulu bacalardan çıkan dumanlar eşliğinde kıvrımlı sokaklarda aheste aheste evin yolunu tutsam,,, Donmuş ellerim cebimde, basamaklı beton direklerin ışıkları altında dahada belirginleşen iri iri kar tanelerini izlesem yolum boyunca... Boyası dökülmeye yüz tutmuş kemerli kapıyı geçtıkten sonra güzel insanların açtığı ceviz renkli yeşil zemberekli kapılara ulaşsam.. Yeni yakılmiş "sobanın" sıcaklığı gelse,, hafiften buz kesmiş bedenimi sarsa,, Soğuktan kızarmış çocuksu yüzümü okşasa.. Ayakkabılarımı çıkarsam ıslak ıslak... Özlediğim seslerden hafif bir azar işitsem...erimiş karlarla ıslanmış çoraplı ayaklarımı sobaya yapıştırsam,,o çok sevdiğim buharlı "cosss" sesini bir daha duysam, ve sonra tatlı tatlı sızısını.. Ve kuzineli soba.. Sobanın üstüne dizili irili ufaklı kestaneler.. Bir kıyısında demlenmiş çaydanlık...Sobanın yanından hiç ayrılmayan yumuşacık yeşil desenli yer minderi, duvara yaslı hasırdan yastık.. Gömülsem güzelce içine.. Dışarda buz kesmiş bedenim, bir köy evinin minderli sobalı sıcaklığı ile yüreğimi ısıtsa... Dedem köstekli saatiyle, antıkayı andıran radyomuzdan ajansları beklese... Komsularımız gelse sonra.Kuruyemişlerimiz olsa kavurgadan, kuru üzümden, kuru zerdaliden, fırından yeni çıkmış sıcaklığı halen hissedilen kabak çekirdeğinden..Başlasa bu güzel insanlar masallar anlatmaya.. Televizyonun buz gibi yaptığı evler, tekrar şenlense cıvıl cıvıl güzel insanların güzel sesleriyle.. Alın Iphoneler, Samsunglar, Arabalar, bunca yaşanmış ömür sizin olsun.. İnsan satışlarının olmadığı günahsız ve masum ÇOCUKLUĞUMU geri verin bana..!!
1000Kitap
Aşk Budur ....Can Dündar
Öyle tesadüfler vardır ya: Bir otobüs durağında poşetlerle beklerken, rastlaşırsınız aniden... "Bu o..." diye içiniz titrer. Bir zamanlar yüreğinizi yakan aşık, sarkmış göbeği, ağarmış saçlarıyla karşınızdadır... İki elinde iki çocuk... - Nasılsın? - İyiyim... Ya sen?... - Kızın amma da büyümüş... Benim de var 10 yaşında... - Annen, baban?.. - Babamı kaybettik. Annem hasta... - Mutlu musun? Sessizlik... - Telefonumu vereyim, ararsın belki... İki yanakta iki masum buse; biri eski sevgiliye, diğeri onunla birlikte yitip giden maziye... "- Kimdi o amca anne?.." Yüreğinizde belli belirsiz bir iç çekme ve aklınızda hınzır bir soru işareti: "Acaba?.." *****
1K
Eskiler Çok eskiler
Çocukluğumun en güzel parfümlerinden biri olacağını hiç düşünmediğim uzun maltepe kokusu, beni her zaman hüzne boğar. Erken kalkardık, televizyonun açılış saati olmamasına rağmen, Annem ile Babamın cam önü dedikodularını dinler, gelecek iki peynir bir zeytini beklerken. Babamın pos bıyıklarının altından ince bir gülümsemesi vardı. Herkese gülmezdi öyle, belki yaşamında iki kişiden biridir onu güldüren, Annem onun en hassas noktasıydı. Onun gülüşü için hiç düşünmeden birini öldürecek bir adamın, bir kadının kollarında masum bir kediye dönüşmesine o yıllarda basit bir olay gibi bakıyorduk. Çok saf duygular vardı mesela. İkisi de çocuk yaşta evlenmiş, ilk evlilik yıllarında evcilik oynayan çiftlerdi. Çok açlık çekmişler, yokluk hat safhada ama mutlu olmayı yine de başarmışlar. Annem karnında 7 aylık çocuk ile köfte yoğururken, babam yürüyerek 40 km kat edermiş, köfteleri satmak için. Daha sonra ikisi de iş sahibi olmuş ama o yılları çok özler ve yad ederlerdi. O zamanlar anlamazdım, yokluğu neden özler ki insan. Annem okumayı çok seven biriymiş ancak dedem okutmadığı için ilk okul 3. sınıfta okulu bırakmış . Ankara'nın sert bir kış gecesinde, Babam sordu '' Bağdagül, gazetede okudum, açıktan okumak diye birşey başlamış, seni okutayım mı '' diye. Annem hiç düşünmeden evet dedi ve ertesi gün sabahına okula gittiler. Annemin velisi babam olarak. Annem çok kısa sürede Üniversiteye kadar okudu. İşin ilginç yanı ise babamın hiç okula gitmemesi ama günlük bir kitap bitirmesiydi. Devlet memuru olarak işe başladığında eve gelip, babamın elini öpmüştü. Bu olayda çok sonraları gözlerimi yaşlarla doldurmuştur. Yıllar yılları takip ederken çok hızlı büyüdük. O kadar güzel anılarımız toplandı ki, anlatırken hem gülüp hem göz yaşı döküyoruz. İki çınarda şu an hayatta yoklar ama
Aliya İzzetbegoviç'in Türklere Yazdığı Mektup
"Merhaba efendim, ben Aliya. Aliya İzzetbegoviç. Bosna-Hersek'in cumhurbaşkanıyım. Sizi Devlet-i Aliyye'nin en güzel şehirlerinden birinden, Bosna Sarayı'ndan, sizin daha sık kullandığınız haliyle Saraybosna'dan selamlıyorum. Bu kısacık sohbetimizde, parçası olduğumuz Avrupa'dan, Avrupa'nın ve Batı'nın aslında ne olduğuna dair bazı tecrübelerimden bahsetmek istiyorum. Belki bilirsiniz, benim dedem Devlet-i Aliyye'nin ordusunda askerlik yapmıştı, Üsküdar'da. Orada tanıştığı bir Türk kızıyla, ninem Sıdıka ile evlenmiş. Babam Mustafa Bey, bu evlilikten doğmuş. Biz ailece 1927'ye kadar Bosanski Samac şehrinde yaşadık. Bu şehir Sultan Abdullaziz zamanında Müslümanlara tahsis edilmiş, Semendire'den gelen Boşnaklar tarafından kurulmuş. Ben iki yaşındayken Saraybosna'ya taşınmışız. Çocukluğum ve öğrenciliğim Saraybosna'da geçti. Bu dönemde Yugoslavya'da Kara Corceviç hanedanı hüküm sürüyordu. Bu hanedan, 19. yüzyılda Devlet-i Aliyye'ye isyan eden Sırp Kara Corceviç'in kurduğu hanedandı. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Corceviçler planlı bir şekilde Müslüman halkı yok etmeye yönelik politikalar uyguladı. Yapılan toprak reformuyla bize ait 10 milyon dönüm toprağa el koydular. Birçok zengin aile, bir gecede her şeylerini kaybetti, Müslümanlar varlıklı uyandıkları günün akşamına fakir bir halk olarak girdi. Bosna'da 3 halk yaşıyordu: Müslümanlar, Sırplar, Hırvatlar. Aslında onlar bizi Müslüman diye ayırmıyorlardı, bize Türk diyorlardı. Sırpların gözünde 1389 Kosova Savaşı'nda burayı fetheden Türkler bizdik yani Boşnaklar. (Siz de sorguladınız mı bilmiyorum ama ben 28 Haziran 1389 ile 28 Haziran 1914 arasında küçük de olsa kurnaz bir bağ olduğunu düşünmüşümdür. Hatırlarsınız, 28 Haziran 1914 günü, Saraybosna'da bir Sırp milliyetçisi olan Gavrilo Princip'in ateşlediği kurşun Birinci
1000Kitap