"Bir Son Duygusu". Sadece adını bile telaffuz etmek kitabı bitirince kapılacağınız duygudan bir miktar tatmanıza yetiyor. Özellikle hayatında travmalar yaşamış, belki yaşadığının travma olduğu bile henüz dank etmemiş olanlara bir uyarı yapalım; okurken beyninizin hayatta kalmak için sümenaltı ettiği anılar ve duygularla yüzleşebilirsiniz ve bunlar pek hoşunuza gitmeyebilir!
Kitabımıza dönersek, burada kahramanımızın anlattığı aslında bir travma değil, gençliğinde yaşadığı, herkesin başına gelebilecek olaylara altmışlı yaşlarında bir vesileyle dönüp bakması ile -daha doğrusu bakmaya çalışması diyelim çünkü anıları silik ve karmaşık, öznel ve kesinlikten uzak haldedir- başlayan, sonrasında hatırlamaya çalıştığı, kendisine miras bırakılan, daha önce intihar etmiş arkadaşının güncesini almak için kırk yıl önceki kız arkadaşıyla bağlantı kurması ve böylece yaşananların 'kendi kendine anlattığı hikayeden' ne kadar farklı olduğunu idrak etmesi ile devam eden sonu da oldukça vurucu bir hikaye. Kurgusu bakımından çok güçlü olduğunu söyleyemeyeceğim, ya da kitap beni irdelediği konularla çok hırpaladığı için sonunu merak bile etmeden, olaylara takılmadan okuduğumdan buna çok değinmek istemiyorum, bir önemi de yok zaten.
Burada asıl mesele, dünyayı, hayatı ne kadar öznel algıladığımız, ne kadar güçlü duygular, dramatik olaylar, büyük travmalar yaşarsak yaşayalım belleğimizin hayatta kalma uğruna zamanla sümen altı etmesi.. Evet işte, hafızamız böyledir; bizler herşeyi dramatize ederken, ne kadarının tasarrufunu elimizde tuttuğumuz bile meçhul olan bu hayatı binbir çeşit romantizmle yaşamakla meşgulken o yegane amacından başka hiçbir yere sapmaz: hayatta kalmak, fiziksel sağlığımızı mümkün ölçüde koruyarak.. Ama bizler evrimin bu aşamasına gelmiş bir tür olarak yine uyanık