İnanmak, insanın en ince ve en keskin ayrımları temsil eden sınırda hareket etmesi demekti. Buna mukabil, teslimiyette, iradenin forsunu aşan bir imkan vardı ki, onu ancak terbiyeden sonra gelen olgunluk sayesinde kavrayabilirdik...
"Kime ibret gerek ise bu mezarlığı göstermeli!" diye düşündüm. İnsan böyle bir manzara karşısında taş olsa erirdi. Sonunda yeni ve yakası olmayan bir kefene sarınacak olduktan sonra bu yalan dünyanın ibreti ne olabilirdi ki? Bir zamanlar bütün dünyaya hükmedip cümle mülke "benim" diyenler bu adamlar mıydı, şu taşlara başlarını koyup yatanlar, bir vakit köşkleri, sarayları beğenmeyenler miydi?