Furuğ’un dizelerinde gezinmek, insanın kendi içsel karanlığıyla yaptığı o en dürüst, en amansız hesaplaşmaya şahitlik etmek gibi. Onu sadece Doğu’nun prangalarını kırmış muhalif bir kadın figür olarak okumak, içindeki o muazzam varoluşçu derinliği ıskalamak olur; çünkü onun meselesi toplumsal sınırların çok ötesinde, doğrudan var olmanın ve o varoluşun getirdiği kaçınılmaz yalnızlığın ağırlığıyla ilgili. Keder, onun kelimelerinde gelip geçici bir sitem değil, adeta bir hayat metoduna dönüşüyor; acıyı bir mağlubiyet gibi değil, bu hoyrat dünyada hala hissedebilen, hala canlı kalan o asil ve yaralı yanımızın tek kanıtı olarak fırlatıyor yüzümüze. Sayfalardan sızan o çürüyen bahçeler, ağır aksak akan nehirler ve geceye sığınan sessizlik alelade birer tasvir değil; modern insanın o bitmek bilmeyen köksüzlük sancısının, anlam arayışının edebi birer izdüşümü. Kalabalıkların gürültüsünden kaçıp kendi asil inzivasına çekilenlerin, dünyayı felsefi bir melankoliyle göğüsleyenlerin ruhuna dokunuyor Furuğ; ve insan onun hüznüne ortak oldukça, zamana ve yok oluşa direnen o zamansız uçuşun tam ortasında buluyor kendini.
Kederli İpek bir oturuşta okunup bitirilecek, sabun köpüğü metinlerden değil. Her dizede durup düşünmeyi, o kederin sızısını içimizde hissetmeyi gerektiriyor. Furuğ Ferruhzad, erken biten yaşamına rağmen, bıraktığı bu mirasla zamana meydan okumaya devam ediyor. Başucumda her zaman kendine yer bulacak, dönüp dönüp sığınacağım bir liman bu kitap.