• hah... alacağın olsun dünya!
    Anam beni doğurmamış. Tutmuş, bir akasyanın dibine bırakmış. Ve vaki olmuş ki ben kendimi Akasya'nın dibinde bulmuşum. O hışıldamış ben tutunmuşum, o hışıldamış ben tutunmuşum. Bir pirinç tanesi kadarken, koca, koygun bir akasya gölgesi olmuşum.
    Şükürler olsun beni vakitsiz azat eden anama. Ben serin, ben tenhayım. Akasya'nın ağırlığından damlayan cana suret, cana gölge, cana vahayım. Şuur ki cana acıdır, ben şuuru canıma tattırmadım. Ben tenha, dünyanın uzağıyım.
    Esirgemeyen, bağışlamayan anama hep şükürler olsun. Onlar mı? Hah! Onların hali harap. Dünya hafif, insan eti ağır, diyorlar. İnsanın canı ezelden beri toprakla tıkalı, diyorlar. Teker teker gelip hep bir ağızdan diyorlar: Dünya, ah dünya, kötü işlenmiş bir günah dünya! Diye bağırlarını açıp diz çöküyorlar. Başlarını geriye atıp kuru kuyulara benzeyen ağızlarını açıp kapıyorlar. Demiyorlar da boğum boğumlar. Demiyorlar da kıhlıyorlar: Dört bir ucundan tutuşasın dünya, kalmayasın bana bize onlara dünnyaah... Diye sözlerinin feri sönüyor sonra. İşte o zaman yolunmuş saçları, kopmuş düğmeleri, taş kesmiş gövdeleri, oraya buraya atılmış yaralı hayvanlar gibi kıvranan ayakları, elleriyle hep bir susuyorlar. Bir sus ki tıkış tıkış, bir sus ki ölünmüş gibi. Demeye kalmadan biri daha geliyor, biri daha ve her yeni gelenle tutuşuyorlar bir daha. Hep bir ayağa kalkıp geri devriliyorlar. Alınlarını yere bastırıp sözlerinin feri sönesiye bağırıyorlar: Hem biz niçin doğunca ölmedik, rahimden çıkınca son soluğumuzu vermedik? Alacağın alacağın alacağın olsun dünya!
    Ama n'apalım, diyorlar hemen sonra derlenip toplanıp silkelenip, gelmiş bulunduk. Bari kalalım, n'apalım. Başa gelen çekilir. Yazıldıysa bozulmaz. Yeter ki başımız sağ olsun. Ölenle ölünmüyor, çok denedik, olmuyor. Uzun ömürler versin. Biz nasılsa çekeriz. Toprağı bol, sabır versin. Bari sıralı versin. Cennet olsun. Yasin, irmik, bol olsun. Erkenden yanına almış. Cebi yok ki, n'apsın, demek çok sevmiş. Başa gelen bize düşmez. Çok denedik. Rahmet, şeker, sabır dileriz. Sayılıymış, fıstık, kısık ateş, bol olsun, kimseye kalmaz, sabır, ah, irmik, zaman.
    Kederliye niçin ışık verilir, canları acı olana da hayat? Bir aklım olsaydı da almazdı: Sahi, neden rahimden çıkınca son soluklarını vermemiş bunlar? Şimdiye uyumuş, dinlenmiş olmaz mıydı bunlar?
    Bakmaya gözüm yok ki bakayım gözlerinin içine gitsinler. Dedim, zamanla giderler. Bir bildikleri var. Onları bir araya getiren bir şey var. Bunca ah ve vah, her biri başka duayla kıpırdanan bunca dudak. Havaya açılmış her elde içi kahır dolu görünmez bir çanak. Sonra yine ve hep ah ve vah. Ama bir yandan da bu uçsuz bucaksız sahrada, bu bereket versin ki unutulmuş kaktüs ülkede duyulmuş şey mi ah ve vah?
    Bilmezler ki gölge, ağacın yere düşen düşüncesidir. Bir dudağın rüzgârı yeter onu dağıtmaya. İşte o zaman karışır Akasya. İki sallanır, üç hışıldar. Nasıl hışıldadıysa bir zaman anamın rüzgârıyla.
    Bir dilim olsa bas bas diyeceğim: Savulun! Bu nasıl çember, daralıyor. Dudaklar durmuyor, şiddetleniyor rüzgâr. Bu nasıl çember, soluk aldırmıyor. Sabır, ah, irmik, zaman, falan. Ve tenha kapış kapan, tenha silme ayak izi.
    Sonra bir de gözlerini göğe dikişleri var. Gözlerinin bir tuhaf hesap soruşu var. Bunlar nasıl göz, takatimi içiyor. Ya hu! Tenhada göz ne gezer. Ne var orada, o gökte, bin in cin kuzgun boz tilki aşkına, ne var? Uzaktan iplerle ağır ağır indirilen bir savaş arabası mı bu Allah?
    Ne var ulan ne? Savulun! Siz sağ olun. Ne haliniz varsa onu olun ama savulun savulun! Dile gel Akasya, ey, dile: Sağ olsunlar ama savulsunlar da, söyle!

     Birgül Oğuz
  • Basında çıkan haberlere göre sürücüsüz araçlarını Arizona’da test eden Waymo’nun araçları defalarca saldırıya uğradı. Taş fırlatanlar, lastiklerini patlatanlar ve aracı yoldan çıkarmaya çalışanlar var. Gelişen teknolojinin otomotiv sektörüne kattığı yeniliklerden biri olan sürücüsüz araçlar, kimileri tarafından tehlikeli olarak nitelense de gelişimine hızla devam ediyor.

    Bu alanda rekabet eden Waymo ve Uber gibi şirketler alınan izinler doğrultusunda sürücüsüz araçlarını pilot şehirlerde test ediyor. Fakat gelen haberlere göre bu süreç pek de sakin geçmiyor. The New York Times tarafından yapılan haberde, sürücüsüz araçlarını Arizona’da test eden Waymo’nun bölgedeki insanlar tarafından defalarca saldırıya uğradığı belirtildi.

    Sürücüsüz araçlara yapılan onlarca saldırıdan bazılarının zararsız, bazılarının ise son derece tehlikeli olduğu dile getirildi. Öyle ki atılan taşlardan tutun da araçları yoldan çıkarmak için üzerine süren sürücülere kadar pek çok saldırı mevcut. Polis kayıtlarına geçen saldırıların en tehlikelisi bunlar da değil. 37 yaşındaki bir adamın Waymo’nun sürücüsüz aracına silahla ateş ettiği, üstelik o esnada acil durumlar için araçta bulunan test sürücüsünün de içeride olduğu belirtildi.

    Saldırıyı gerçekleştiren Erik O’Polka isimli kişinin ifadesinde “Mart 2018’de Uber’in sürücüsüz aracı bir kişinin trajik bir biçimde ölmesine neden oldu. Sürücüsüz araçlardan nefret ediyorum” sözleri dikkat çekti. O’Polka’nın eşi ise “Kimse gelip de bize sürücüsüz araç programının bir parçası olmak istiyor musunuz diye sormadı” diyerek eşini savundu. Waymo tarafından yapılan açıklamada bu saldırıların küçük bir azınlığı temsil ettiği, Arizona halkının çoğunluğunun sürücüsüz araçları sevdiği ve kullanmaya hevesli olduğu dile getirildi.

    Editör / Yazar: Ezgi SEMİRLİ
    Kaynak: https://www.nytimes.com/...arizona-attacks.html
    Yayınlanma Tarihi: 05.01.2019
  • Yüce Allah her peygambere gönderdiği kavmin dilinde vahyi indirmiştir. Şu ayet meali bu gerçeği ifade etmektedir:  “İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açık açık anlatsın; bundan sonra Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır, dilediğini de doğru yola iletir. O, güçlüdür, hikmet sahibidir.” (İbrahim 14/4) İbn Kesîr ayetin açıklamasında bunun Yüce Allah’ın halkına yönelik bir sünneti yani değişmez muamelesi olduğunu dile getirir. (bk. İbn Kesir, Tefsir, ilgili ayet yorumu) Yüce Allah bu sünneti doğrultusunda vahyini kimi zaman İbranice, kimi zaman Süryanice kim zaman da Arapça indirmiştir. Cebrail vasıtasıyla bütün bu dillerde inen ilahî kelamlar, Allah’ın zatıyla kaim kelamına delalet etmektedir. Vahyi indiren, alemdeki hiçbir türe benzemeyen kadîm olan Allah’tır. Allah hitabını peygambere bir cümle şeklinde bildirdiğinde ona uygun sesler yani Arapça’nın ya da bir başka dilin kalıplarına uygun lafızlar yaratır, ardı sıra onları muhataba işittirir” (Bâkıllânî, et-Takrîb ve’l-İrşâd es-Sağîr (nşr. Abdullah b. Ali Ebû Zenîd), Beyrut 1413/1993, I, 322; Ebü’l-Muin en-Nesefî, Tebsıratü’l-edille, DİB Yayınları, Ankara 2004, I, 372)


    İmam Matüridî, Kur’an’ın Arapça olarak yani lafız ve mana şeklinde Hz. Peygamber’e geldiğine “Hiç kuşkusuz, "Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor" dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapça’dır. Allah’ın âyetlerine inanmayanlar yok mu, Allah onlara hidayet vermeyecek; onlar için elem verici bir azap vardır. Ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlar böyle bir yalanı uydurabilirler, asıl yalancılar onların kendileridir.” (Nahl 16/103-105) ayetlerini delil olarak getirir ve şayet sadece mana olarak gelseydi Yüce Allah insan tarafından öğretilmesini bir iftira olarak nitelemezdi diye yorum getirir.

    Bütün bunlar gösteriyor ki vahiy, peygamberin konuştuğu dille indirilmiştir. Son Peygamber Hz. Muhammed Mustafa (sav) Arapça konuştuğu için Kur’an o dilde gelmiştir. Ancak geçmişte Batınîler (Karmatiler ve İsmaililer) günümüzde ise bir kısım çağdaş araştırmacı, Kur’an’ın mana olarak geldiğini, daha sonra Hz. Peygamber’in kendi diliyle onu ifade ettiğini iddia etmişlerdir.  Yukarıdaki bilgiler doğrultusunda değerlendirildiğinde onların bu iddia ve kanaatlerinin isabetli olmadığı açıktır. Nitekim İmam Matüridî, Batınîlerin bu görüşünüTe’vilatü’l-Kur’an adlı tefsirinde eleştirmiş, reddetmiş ve Kur’an’ın hem lafız hem de mana olarak Allah tarafından Cebrail vasıtasıyla Hz. Muhammed’e indirildiğini net bir şekilde ifade etmiştir. (I, 74; III, 121, 541)

    Şu da bir gerçek ki, kaynaklarda geçtiği gibi Cebrail, Hz. Peygamber’e çoğunlukla insan suretinde gelmiş, onunla Arapça iletişim kurmuş ve Kur’an metnini de Arapça olarak getirmiştir. Yusuf Suresinin başında geçen “Biz onu Arapça Kur’an olarak indirdik” (Yusuf 12/2) ayetinin anlamını Ebü’l-Leys es-Semerkandî, “Biz Cebrail’i Kur’an’ı Arap diliyle okusun diye Muhammmed’e gönderdik” şeklinde yorumlamıştır. (bk. Tefsîrü’s-Semerkandî, nşr. Adil Ahmed- Ali Muhammed, Beyrut 1427/2006  III, 149.)

    “İşte, sakınsınlar yahut hatırlamalarını sağlasın diye onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda uyarılarımıza tekrar tekrar yer verdik. Gerçekliğinde şüphe bulunmayan, her şeye hükümran olan Allah yüceler yücesidir. Sana vahyi tamamlanmadan Kur’an’ı okumada aceleci davranma ve "Rabbim! İlmimi arttır" de.” (Tâhâ 20/113-114) ayetlerinde geçtiği gibi Cebrail bizzat Kur’an’ı getirip okuduğunda Hz. Peygamber ezberleme veya kayıt ettirme gayretiyle acele ederdi. Bu ayette Hz. Peygamber’in aceleyle tekrar etmemesi veya hemen yazdırmaya yönelmemesi, Cebrail tarafından okuma işlemi tamamlandıktan sonra okuması veya imla ettirmesi emredilmektedir. Kıyame Sûresi 16-19 ayetlerinde de aynı hususa işaret edilir. (İbn Kesîr, Tefsir, ilgili ayet yorumu.) Bazı rivayetlerde buradaki acele etmesine yönelik uyarının; manasını açıklama, yazdırma veya acele hüküm verme şeklinde gelmesi yine Kur’an’ın lafız-mana bütünlüğü içinde geldiğini teyit eder. (Taberî,Tefsîr, ilgili ayet yorumu; Kurtubî,Tefsir ilgili ayet yorumu).

    Hz. Peygamber, gelen Kur’an ayetlerini Cebrail okuyup bitirmeden okuma veya yazdırma hususunda uyarıldığına göre, O, Cebrail’den Kur’an’ı Arapça olarak dinliyordu ve Arapça olarak tekrar ediyordu. Çünkü Tâhâ ve Kıyâme Sûrelerinde ifade edildiği gibi lafız olmaksızın mananın tekrarı veya aceleyle okunması söz konusu olmaz. Bütün bu gerçekler Kur’an’ın lafız ve mana olarak Hz. Peygamber’in konuştuğu dil olan Arapça geldiğini göstermektedir. Mana olarak geldiği iddialarının doğru kabul edilmesi durumunda, bir yandan Hz. Peygamber’in tercüman konumuna düşmesi diğer yandan ise gelen mananın orijinal değil, tercüme metin olduğu anlamına gelir. Bu durum Kur’an’ın diğer dillere tercümelerinin de Kur’an kabul edilmesini beraberinde getirir. Halbuki diğer dillere yapılan tercümelerin veya yorumların Kur’an kabul edilemeyeceği hususunda İslam alimlerinin ezici çoğunluğunun ittifakı bulunmaktadır. Nitekim bu gün İncillere yöneltilen en büyük eleştiri, tespit edilen ilk İncillerin Hz. İsa’nın konuştuğu dilde değil, Yunanca olarak yazılmış olmasıdır. Bu da İncillerin orijinalliğinin bulunmadığının delili olarak sunulmaktadır. Çünkü hiçbir tercüme orijinal manayı tam olarak yansıtamaz ve bu yüzdendir ki bilimsel çalışmalarda tercümeler, ikincil metin kabul edilir.

    Bununla birlikte şu gerçeği bilmekte de yarar vardır: Nasıl ki peygamberlere has olan ismet sıfatı imtihanı ortadan kaldırmadırmıyorsa, vahiy alması da peygamberi beşer üstü bir konuma çıkarmaz ve onun beşerî özelliklerini yok etmez. Bu konuda Yüce Allah bizi baştan uyarıyor ve Hz. Muhammed’e (sav) şöyle söylemesini emrediyor: “De ki: Ben sizin gibi bir beşerim. Şu var ki bana tanrınızın tek olduğu vahyolunuyor.”(Kehf 18/110) “De ki:  ‘Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır’ demiyorum. ‘Ben gaybı da bilmem’. Size, ‘ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben sadece bana indirilen vahye uyuyorum.” (En’âm 6/50). Bu ayetlerde peygamberin vahiy alması dışında diğer insanlardan bir farkının olmadığı açıkça ifade edilmektedir. Zaten birçok ayette Hz. Peygamber’in sadece tebliğ etmekle görevli olduğu, kimseyi zorla Müslüman yapmak gibi bir yükümlülüğünün bulunmadığı vurgulanmıştır. Onun birinci ve öncelikli görevi insanlara doğruları göstermek ve yaptıklarının ne gibi sonuçlar doğuracağını haber vermektir.


    KUR’AN’IN MAHİYETİ KONUSUNUDAKİ GÖRÜŞLER


    Kur’an’ın Allah’tan insana intikali ve mahiyeti konusunda İslam düşüncesinde dört temel görüş bulunmaktadır:

    1.      Ahmed b. Hanbel’in görüşü: Kur’an, Allah’ın kelamıdır, mahiyeti konusunda konuşmak doğru değildir. Ancak onun bazı taraftarları, Mu’tezile’ye yönelik aşırı retçi tavırları yüzünden okunan, dinlenen ve ezberlenen Kur’an lafızlarının dahi yaratılmamış olduğunu iddia etme aşırılığına düşmüşlerdir. (Ahmed b. Hanbel, er-Red ale’z-zenâdıka ve’l-Cehmiyye(Ali Sâmi en-Neşşâr, Ammar Cem’î et-Tâlibî, Akâidü’s-Selef), İskenderiyye 1971, s. 77-78; Ebü’l-Muîn en-Nesefî,Tebsıratü’l-edille, I, 383).

    2.      Mu’tezile’nin görüşü:Kur’an lafız ve mana olarak yaratılmış ve Cebrail vasıtasıyla Hz. Peygamber’e indirilmiştir. Onlar, yaratıldığı yerin Levh-i Mahfuz, Cebrail veya Hz. Peygamber olduğu konusunda ihtilaf etmişler. Ancak ağırlıklı görüşleri, Kur’an’ın lafız ve mana olarak Levh-i Mahfuzda yaratıldığı ve elimizde bulunan Kur’an’ın, orada bulunan Kur’an’ın ifadesi olduğu şeklindedir. Onlara göre okuduğumuz, yazdığımız ve dinlediğimiz Kur'an Allah’ın kelamıdır ve fiilidir yani Allah’ın yaratmasıyla meydana gelmiştir. Bunun ötesinde ne Ehl-i Sünnetin söylediği gibi Allah’ın bir kelam sıfatı vardır ne de Kur’an’ın ezeliliği söz konusudur. Görülüyor ki, Mu’tezile lafız-mana ayrımına değil, sadece Kur’an’ın yaratılmasına odaklanmıştır. (Ebü’l-Muîn en-Nesefî,Tebsıratü’l-edille, I, 385)

    3.      Ehl-i Sünnet kelam mezhepleri olan Eş’arîler ve Matürîdîlerin görüşü: Allah’ın kelamı olan Kur’an yaratılmamıştır. Ancak lafız-mana bütünlüğü içinde yaratılıp Cebril’e verilen ve oradan Hz. Peygamber’e gelen okuduğumuz, dinlediğimiz ve ezberlediğimiz Kur’an yaratılmıştır. Arapça olarak yaratılmış olan bu Kur’an, Allah’ın ezeli kelamına delalet etmektedir. Matüridîler bu ikili durumu, kelam-ı nefsî ve kelam-ı lafzî diye tasnif etmişlerdir.  Kelam-ı nefsî, yaratılmamış olan Allah’ın kelamı; kelam-ı lafzî ise, Cebrail’e intikal ettiği andan itibaren yaratılmışlık vasfı kazanmış kelamdır. Eş’ariler ise bunu, yaratılmış varlıklarda bulunan kelam hâdistir ve Allah’ın ezelî kelamına delalet eder şeklinde formüle etmişlerdir. Bu kategoriyi Kerramiler,hikaye ve mahkiisimlendirmesiyle ifade etmişlerdir. İlk Ehl-i Sünnet kelamcıları olan İmam-ı A’zam Ebû Hanife ve İbn Küllab el-Basrî’nin bu görüşlerin oluşmasında ve şekillenmesinde katkısı büyüktür.  (bk. Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Tebsıratü’l-edille, I, 368-369, 383-384; Şehristânî,el-Milel ve’n-nihal, nşr. Abdulemir Ali Mehnâ, Ali Hasan Fâgur, Beyrut 1410/1990, I, 108).

    4.       Karmatî ve İsmailî diye de isimlendirilen Batınîlerin görüşü: Kur’an bir tasavvur ve hayal olarak Hz. Peygamber’in zihnine/kalbine indirilmiş, Hz. Peygamber de kendi lisanı ile bu manayı ifade etmiş yani lafza dökmüştür. (bk. Matüridî,Te’vilatü Ehli’s-Sunne, nşr. Fatıma Yusuf el-Hıyemi, Beyrut 142572004, III, 121, 541) Batınîlerin bu görüşünü, son zamanlarda bazı çağdaş araştırmacıların da dile getirdiği görülmektedir.

    BATINÎ ANLAYIŞA YÖNELİK KISA DEĞERLENDİRME

    Batınîlerin Kur’an’ın manası Allah’a, lafzı Hz. Peygamber’e ait şeklindeki anlayışa gitmelerinde, klasik felsefeden mülhem alem ve insan anlayışının etkisi büyüktür. Onlara göre alem ay altı ve ay üstü şeklinde iki kategoriye ayrılır. Ay üstü alem, cisim ve cismanî olandan arınmış, oluş ve bozuluş kanunlarına tabi olmayan ruhaniyet ve sermediyet alemidir. Ay altı alem ise tam tersine oluş ve bozuluş kanunlarına tabi cisim ve cismanî unsurlardan oluşur. İnsanın bedeni oluş ve bozuluşa tabi cisim,  insanın nefsi/ruhu ise oluş ve bozuluşa tabi olmayan ay üstü aleme ait ruhani varlıktır ve oradan bilgi alabilme kabiliyetine sahiptir. Son akıl olan ve suretler veren akl-ı faal ile ittisal eden yani birleşen nefis/ruh, yetkinliğe erişir ve hakikat bilgisine sahip olur. Batınîler felsefeden mülhem aklı, kalem-i a’la veya Cebrail; nefsi ise levh-i mahfuz olarak isimlendirmektedirler.

    Batınîlere göre Kur’an ruhaniyet alanı olan ay üstü alemden gelmiştir. Orada cismanî yani maddenin özelliği sayılan seslerden ve şekillerden oluşan araz kabilinden lafızların bulunması söz konusu değildir. Öyleyse Kur’an mana olarak ruhanî alemden yine ruhanî olan Cebrail vasıtasıyla Hz. Peygamber’in ay üstü aleme ait ruhuna gelmiş, O’nun cismani tarafını teşkil eden ve bedeninin konuşma aracı olan ağız ve diliyle lafza dökülmüştür.

    Ehl-i Sünnet anlayışına göre ise alem, Allah’ın dışındaki her şeyi ifade eden bir yapının adıdır ve cevher, araz ve onların terkibi olan cisimlerden oluşmuştur. Dünya, ahiret, melek, cin, şeytan ve gök cisimlerinin tamamı alemin unsurlarıdır. Bu, cisimlerin kimisi latif görünmez, kimisi de kesif görünebilir. Dolayısıyla bütün alem cisimlerden müteşekkildir. Yeniden dirilmeden itibaren Ahiret hayatı da cismanî olarak gerçekleşecek ve devam edecektir. Ay üstü alemin ruhani olması diye bir şey söz konusu değildir. Melekler de görünmeyen cism-i latif varlıklardır. İmam Matüridî “Onlar cisimlerdir ama görünmezler” (Matüridî, Te’vilât Ehli’s-Sünne 1425/2004, IV, 560) diyerek meleklerin cisim olduğunu açıkça ifade etmiştir. Meleklerin cisim olduğunun göstergesi, Cebrail’in cisim olan insan suretine bürünebilmesidir. Dolayısıyla Batınîlerin alem anlayışı Ehl-i Sünnetin anlayışı ile taban tabana zıttır.

    Öte yandan nasıl ki insan, ruh ve beden birlikteliğiyle bir anlam ifade ediyorsa, kelime de mana ve lafız birlikteliği ile bir anlam ifade eder. Tek başına ruhun ve tek başına bedenin insan kabul edilmesi söz konusu olmadığı gibi, kelime de sadece lafza veya manaya indirgenemez. Lafızlar mana için bir kalıptır. Kalıp bozulduğu veya değiştirildiği takdirde mananın bütünlüğü ve ölçüsü kaybolur. Batınîler sanki tam da bunun gerçekleşmesini istemektedirler. Böylece lafızdan kopardıkları manayı istedikleri gibi kalıba sokma imkanına kavuşmaktadırlar. Diğer bir deyişle istedikleri kelimeye çıkarlarına ve durumlarına uygun bir anlam yükleyebilmektedirler. Nitekim tarih boyunca Batınîlerde görülen en önemli haslet, yerine ve zamanına göre kelimelere anlam yükleyerek insanların kafalarını karıştırmak olmuştur. Takiyye tam da bu işlemin adıdır yani istediği manayı istediği kalıba yükleyerek, kimini gizleyerek kimini açığa çıkartarak planlarını yürütmeleridir. Böylece onlar kendi kafalarına göre ikiyüzlülük de yapmamış olmaktadırlar. Halbuki yaptıkları tam da ikiyüzlülüktür.

    SÖZÜN SONU

     Son zamanlarda kutuplaşmaya yol açan İlahî kelamın dilsel mahiyeti üzerinden bir tartışma başladığı ve yürüdüğü görülmektedir. Tarihte kalmış, ümmetin çoğunluğunun görüşüne mazhar olmamış şaz bir takım görüşleri, bilgisi ve ilgisi olmayan halka taşımak bir aşırılık olduğu gibi, bu tartışma üzerinden bir tekfir propagandası başlatmak yani görüşleri ve yazdıkları üzerinden kişileri küfürle itham etmek de benzer bir karşı aşırılık gibi görünüyor. Meseleye Ehl-i Sünnt ve’l-Cemaat topluluğunun “Ehl-i Kıble tekfir edilemez” ilkesi çerçevesinde yaklaşmanın daha isabetli, orta yolu tutan ve kucaklayan bir tavır olacağında şüphe yoktur. Kaldı ki, Kur’an’ın mahiyetiyle ilgili tarihte yapılmış tartışmalarda hiçbir tarafın kazanç sağlamadığı görülen bir gerçektir. Yüzyıllarca süren bu tartışma, İslam dünyasında kutuplaşma ve parçalanmadan başka bir işlev görmemiştir. Bu gibi tartışmaların tek yararlı tarafı, ilim meclislerinde ve akademik ortamlarda fikir egzersizi veya beyin fırtınası şeklinde yapılmasıdır. Bu konuları, İlahiyat Fakültelerindeki derslerde öğrencilerle müzakere edilmesi de, bu çerçeveden değerlendirilmelidir Çünkü öğrenci bu gibi meseleleri öğrenmek ve bunlar üzerinden müzakere gücü kazanmak üzere oraya gelmiştir. Ancak bu gibi müzakereler asla dışarıya taşınmamalıdır. Sözgelimi bir tıp öğrencisinin kadavra üzerinde yaptığı işlemleri, dışarıya taşıyıp sağlıklı insanlar üzerinde denemeye kalkışması veya yaptığı işlemleri ilgisi olmayan insanlara aktarması ne kadar zararlı ve gereksizse, bu gibi tartışmaların ilim meclisi dışına yani bu konularla bilgisi ve ilgisi olmayan insanlara taşınması da aynı şekilde zararlı ve gereksizdir. Hasıl-ı kelam, ataların dediği gibi her taş yerinde ağırdır ve yine ilim geleneğimizin benimsediği gibi insanlara akılları, bilgileri ve ilgileri ölçüşünde hitap edilmelidir.
  • 573 syf.
    ·6 günde·9/10
    Louis-Ferdinand Céline’in “Gecenin Sonuna Yolculuk” Romanı ve “Yiğit Bener Çevirisi” Eleştirisi:

    “Sonuçta savaş dediğiniz şey, anlamadığınız ne varsa odur.” Louis-Ferdinand Céline
    (Desen: Cem Kanyar)
    Gecenin Derinliklerine Bir Yolculuk

    İlk Türk romanını kim yazdı diye sorulduğunda, 1870’lerde; Ahmed Midhat, Şemsettin Sami ya da Namık Kemal’di deriz. Ayrıca Mihailidis’in, Karamanlı Rum Türkçesiyle (Rumca harflerle) yazdığı “Seyreyle Dünya” da o yıllarda basılmıştır. Aslında Türkçe ve tarihteki ilk romanımızı Ermeni alfabesiyle 1851’de yayınlayan kişi bir Ermeni vatandaşı olan Vartan Paşa’dır. 19. yüzyıl Osmanlı ve Türk Edebiyatında, Yusuf Kâmil Paşa ilk roman çevirimizi, Fenelon’a ait olan Telemak’ı, Türkçeye, “Tercüme-i Telemak” adıyla çevirerek yapmıştır…

    İncelemesini yaptığım ve çevirisi Yiğit Bener tarafından yapılan Gecenin Sonuna Yolculuk (GSY) romanı, 2002 yılında YKY’de yayınlandı. GSY romanıyla Fransız edebiyatına, günlük konuşma diliyle argoyu sokan, asıl mesleği tıp doktoru olan yazarımızın gerçek adı Louis Ferdinand Auguste Destouches’dir (1894-1961). ‘Céline’ aslında yazarın babaannesinin adıdır. GSY’de yazar, Paris banliyösündeki bir muayenehanede çalışan, fukara doktoru olan gezginci Ferdinand Bardamu ile hayta kankası Robinson’un etraflarında bulunan herkesin yaşam öykülerini anlatır. Céline, romanlarının dilini “konuşan dil” olarak tanımlar. Romanın 2001 yılında, yüzlerce sayfalık el yazmaları müzayede yoluyla Fransız Milli Kütüphanesi tarafından satın alınmıştır. Bu el yazmalarını daha sonra, Paris’te bulunan Gallimard Yayınevi, epey yüklüce bir ödeme yaparak tüm basım haklarını satın almıştır.

    Yiğit Bener (1958 Brüksel-), akademisyen, yazar ve çevirmendir. Bener de Céline gibi Tıp eğitimi almıştır. Lakin eğitimini, 1980 kargaşa döneminde yarım bırakarak yurtdışına gidip uzunca bir süre orada yaşamıştır. Bener, GSY çevirisini toplam 2,5 yıllık bir sürede tamamlarken eş zamanlı olarak yazdığı kendi romanında, iç sesler ve kullanılan dil Céline’in sesi ve dili olmaya başlayınca yazmayı durdurup GSY çevirisi Temmuz 2002’de basıldıktan sonra romanını yazmaya devam etmiştir. Bu arada kendi romanındaki başkahramanın adı da Selin’dir (Yiğit Bener, Kırılma Noktası, 2006, Can Yayınları, 256 Sf.).

    Evrensel Hırtlığın Romanı

    Céline, GSY romanını yazmaya –kayıtlara göre- 1929’da yani 35 yaşlarında başlar. 1932’de tamamlar ve yayımlatır. Yazar, hazırlık aşamasıyla beraber 50 bin sayfalık el yazması tutan bu romanı için uzunca bir süre ter döker. Birinci ve İkinci Dünya savaşlarını gören yazar, ilkinde cephedeyken ayağından ciddi şekilde yaralanıp ameliyat olmuş ve ayağında bir emare kalmıştır. Bu yara yüzünden ordu onu çürüğe çıkarmış ve göğüs göğüsse savaşmaktan yırtmıştır.

    Hikâyesi 1910-1930 arasında geçen romanın ilk yarısında, Bardamu’nun 1. Dünya Savaşı ile Afrika-Amerika gezileri; ikinci yarısında ise; Paris’e dönüşünü ve orada kemale erişi anlatılır. Yazarın kendi gerçek yaşamıyla örtüşen ve hayal ürünü olan birçok nokta vardır romanda. En büyüğünden bir isyan çığlığı atmaktadır Céline: “Ben konformist bir adam değilim” der. Bu isyanın altında üç ana ruh hali vardır: SAYGI – SAFLIK – KADERCİLİK. Kitabın genelinde de anarşist bir söyleme sahiptir yazar. Anarşizm ve Konformizmi çiftleştirip kendisi için yeni bir melez tür yaratmıştır Céline. O günlerin Fransa’sının kuralcı ve gelenekçi edebiyatın aksine, O, sokağın dilini, açık saçık küfürlü dilini tercih etmiştir. Başkahramanını dillendirirken: Konuşma Dili + Sokak Dili + Kaba Bir Fransızca = Céline’in alter egosu yani alt edebi benliği “Ferdinand Bardamu” hayat bulmuştur.

    Céline: “Savaş tüm kötülüklerin anasıdır” der. “Savaşlar, insanların tüm iyimserliklerini altüst eder”. Özellikle Bir ve İkinci Dünya Savaşları, tüm dünyada, Aydınlanma ve Devrim çağının, neredeyse beş yüz yıllık getirilerini yerle bir etmiştir. Céline, Bardamu’nun ağzıyla şöyle konuşur: “Adeta boş bir insan olmaktan hep ürkmüşümdür, yani var olmak için ciddi hiçbir nedenimin olmamasından.” Romanında, Avrupa’daki savaş illetini, Afrika’daki yoksunluğu, hem sömürgeci beyazların hem de zenci halkın ne enayi olduklarını, Amerika’nın ise; ne derece büyük vahşi kapitalist bir makine olduğunu anlatır. Afrika’da ve Amerika’da çok kısa süreler kalır. Gerçek hayatta Amerika’ya, çalıştığı Birleşmiş Milletler Sağlık Teşkilatı adına gözlemci olarak gidip Ford’un fabrikasını ziyaret etmiştir. Ama romanda, bu fabrikada rondela vagonlarını itekleyen bir işçidir.

    Bir Céline uzmanı olan akademisyen Henri Godard, Céline’in Fransız roman dili üzerinde yaptığı büyük devrimi savlarcasına şöyle demiştir: “En kalıcı devrimler dil ile gerçekleştirilmişlerdir.” Céline’in GSY’deki kahramanları, gerçek sokaklardaki insanlar gibi konuşurlar.

    Céline kişiliği gereği; benmerkezci-sosyopat, çıkarcı, bencil bir hergeledir. Özellikle de bir Yahudi düşmanı, antisemit bir ırkçıdır. Çağdaşları Malraux, Sartre, Gide, Aragon ve Camus ile bu yüzden çok kapışırlar. Özellikle de Camus ve Sartre’ın Libération gazetesi üzerinden direkt Céline’i hedef alan ahlak ve edebi seviyesi oldukça düşük makalelerine, Céline de aynı seviyede ve sertlikte, Fransa dışından, 1942-1947 arası hapis ve sürgün hayatı yaşadığı Almanya ve Danimarka’dan (Baltık sürgünü esnasında) cevap verir. Bu it dalaşı yıllar boyu sürer. Céline: “Her alanda asıl yenilgi unutmaktır. Özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarını asla anlayamadan gebermektir!” der.

    Bardamu, Amerika’dan Paris’e geri dönüp tıp eğitimini tamamlar ve doktorasını verir. Clichy’de Garenne-Rancy’de bir muayenehane açar kendine. Çok sevdiği o meşhur kedisinin isim babası –habisli tifodan 7’sinde ölen- küçük oğlan çocuğu Bébert ile burada tanışır. Mahallenin tüm yoksullarına vizite ücreti al(a)madan uzunca bir süre hizmet verir. Evdeki koltuk-kanepesi, gramofonu, plakları ve bisikleti rehinciye gidince kiralarını ödemek adına, artık dayanılmaz noktaya ulaşır ve devlet dispanserinde doktorluk yapmaya başlar. 1931’de dispanserin sekreterine elli bin sayfalık el yazmalarını daktilo ettirir. Günümüzdeki yayıncısı Gallimard ve diğer büyük yayınevleri kitabını o günlerde basmak istemezler. Céline, yayınlatacak birini bulur (yayıncı Robert Denoël; aslen Fransız olan editör, 2 Aralık 1945’de Paris’te uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülmüştür) ve 15 Ekim 1932’de GSY basılır. Epey sükse yapar ve çoksatar ilk romanı. Lakin 1934 sonrası yazdığı, kendi deyimiyle paçavralar, ırkçı söylem içeren Yahudi düşmanı deneme-makale vb. yazıları yüzünden çok tepki alır. 1941 yılına geldiğimizde, Fransa’nın lider koltuğunda, Hitler yanlısı-yandaş Vichy Hükümeti vardır ve Céline’in tüm kitapları kapış kapıştır. Ama bu zevk-ü sefa yılları 1942′de, Céline’in öldürülme korkusuyla Baltık diyarına kaçmasıyla 5-6 yıllığına son bulur.

    Romanda, Bardabu, sevgilisi Molly ile konuşurken aklından geçenler Céline’nin bir kaçış edebiyatçısı olduğunun itirafıdır (Molly aslında, romanını adadığı Amerikalı dansçı kız Elizabeth Craig’tir; Craig, Céline’in gerçek hayatta da ilk eşidir):

    “Ona hak veriyordum. Hatta beni yanında tutabilmek için sarf ettiği bunca çabadan ötürü utanıyordum bile. Sevmesine seviyordum onu, elbette, ama o marazi takıntımı daha çok seviyordum, o her yerde kaçma arzusunu, bilmem neyin peşinden giderek, salakça bir kibrin etkisiyle olsa gerek, bir nevi üstünlük inancıyla”

    “Edebiyat, insan ruhunun keşfidir” den hareketle; Céline’in romanı irrite edici, leş, kokuşmuş, inatçı, huysuz; diğer yandan da iç gıcıklayıcı, neşeli ve pıtır pıtırdır. Céline asla bir devrimci olmamıştır. Dünyayı daha iyi bir yer haline getireyim çabasında bir nihilist te değildir. Onun derdi düzeni yaratan insanlarladır. O, yirminci yüzyıl romanının en büyük biçemcilerinden biridir.

    Çeviriye Dair

    Çevirmenin yazara aşkı genelde platoniktir. Önce âşık olur yazara. İdealindeki aşkı yakaladığında artık kendisi yazar olur. Yazara da ihtiyacı kalmaz. Çevirmen Şadan Karadeniz’in dediği gibi: “Çevirmenle çevirdiği metin arasında bir tür ‘symbiosis’ oluşur.” Çevirmen yazara evirilip dönüşür. Aynen Kafka’nın “Değişim” inde, Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüşmesi gibi. Bener ve Céline’in hekimlik geçmişleri, ikisinin de edebiyatçı olmaları bu dönüşümü daha da kolaylaştırmıştır.

    2002′de GSY çevirisi ilk yayınlandığında birçok kafadan ses çıkar. Suya sabuna dokunan pek ciddi ve detaylı eleştiri de yoktur! Benim incelediğim eleştiriler Vivet Kanetti, Ömer Egi ve rahmetli Yıldırım Keskin’inkiler. Kanetti ve Egi, Bener’in Sonsöz’üne takılıp, yapmasa daha iyi olurdu diye eleştirmişlerdir. Keskiner ise; baltayı taşa vurmuştur! Kitabın adının “sona” değil de “uca yolculuk” olması gerektiğini söylemiş ve kanımca kritik bir hataya düşmüştür. Ayrıca Céline’in antisemit olduğuna dair Henri Godard’ın Türkçe çeviri romana yazdığı önsözde buna hiçbir vurgu yapılmadığı eleştirisini getirir. Bener, bunların tamamına, altına imzamı koyabileceğim, delilli-ispatlı yanıtlar vermiş ve gelen eleştirileri kolaylıkla savuşturmuştur.

    Her şeye karşın, kim ne derse desin, Bener, usta işi bir çeviri yapmıştır. Çevirisinin, kanımca, aksayan yönleri de var. Her çevirmen, metnini çevirirken kendi kararlarını alır, doğru veya yanlış. Hiç kimsenin bir çevirmene “onu değil de şunu kullanmalıydı, bu şekilde doğru olurdu” deme hakkı da yoktur! Ama yine de bu, çevirmenlerin yapıtlarının eleştirilmeyeceği anlamına gelmemelidir. Bundan hareketle, gözüme çarpan bazı çeviri sıkıntılarını aşağıda sizlerle paylaştım. Aslında sıkıntı değil de, Bener, metni çevirirken Céline’e dönüştüğü için bazı hafif lakırdılara bile bazen ağır bir argoyla karşılık vermiştir. Hemen tüm metinde, Bener, Türkçe sözcük tercihlerinde, toplumun yaşça ileri kesiminin bildiği ve sıkça kullandığı, genç kesimininse bihaber olduğu ağdalı sözcükleri tercih etmiştir. Ayrıca çevirmen, dipnotlarında da belirttiği gibi, Céline’in kendi uydurma özel isimlerine (neolojizm) yine kendince uydurma karşılıklar vermiştir. Bener’inkiler yanlıştır demiyorum elbette. Yine de Bener’in bulduğu karşılıklar yeterli ve eğlencelidir.

    Çeviri metnine kuramsal bir bakış atarsak; her ne kadar Bener, çeviri kuramlarına yürekten inanan bir kişi olmasa da, kendisinin yazılı çeviri üslubunu, ister istemez konferans çevirmenliği yönü de etkilemiştir. Çevirmen Bener’in “Erek Dil” kaygısı bu yüzdendir. Zira Bener’in esas uzmanlık alanı olan konferans çevirmenliğinde hedef, anlamı erek kitleye aktarmaktır. Bu hem hedef dilden kopuşu gerektirir hem de eşzamanlı bir süreç içinde yapılması gerekir. Zaten bu yüzden Fransızcası “interprétation de conférence” dır, “traduction de conférence” değildir. Özetle tüm çeviri metninde tek bir kuram hâkimdir: Gideon Toury’nin “Erek–Odaklı Çeviri Kuramı”. Bener, en doğru yolu seçerek bu çeviri metnini, Türk okuyucuların takdirine sunduğunu çok iyi bildiğinden, olası şikâyet ve eleştirilerden de kaçınmak adına, erek dilin okuyucusunun anlayacağı şekilde çeviri yaparak onların dilinde kullanılan hemen tüm eski-yeni sözcükleri kullanmıştır. 30 yaş altındakilere bu eski sözcükler çok hitap etmese de, 50 yaş ve üstü Türk okuyucusuna hemen hiç yabancı gelen sözcük yoktur. Bazı çok zorlama –Fransızca sözcüklere Türkçe- karşılıklar vardır metinde. Bener’in haklı olarak, 1930’ların ortamında yazılan bir metni, 21. yüzyıl okuyucusuna, o eski zamanın tadıyla ve konuşma diliyle vermek gayretkeşliği ağır basıyor çeviride. Bu durum metnin genelinde olsa da özellikle sayfa 466-486 arası Dr. Baryton ile Dr. Bardamu’nun yaptıkları derin konuşmalarda yoğun şekilde görülen çok eski sözcükler (Arapça-Farsça) benim okuma akışımı sekteye vurdurdular. Bununla beraber, Türkçede kullanılan bazı çok yeni sözcükler de var metinde ve zıtlık yaratıyorlar. Céline’in kullandığı Fransızca sözcüklerde, o güne dek kullanılmayan ifadelere, sözcük kalıplarına, yeni sözcüklere rastlıyoruz. Bener yine de Türkçeyi zorlayarak yazarın üslubuna sadık kalmıştır. Çünkü aynı zorlamalara, yeniliklere, artık kullanılmayan sözcüklerin edebi dile sokulmasına Céline’de de rastlarız ve romandaki argo yaşayan bir argo değil, kurmaca, yazar tarafından gerçeğine en yakın biçimde oluşturulmuş bir argodur. Bener de bunu mümkün olduğunca yapmaya çalışmıştır.

    Çeviride Aşırı Zorlama (ÇAZ) ve Eski/Yeni Sözcüklerin [EYS] Bir arada Kullanılıp Zıtlık Yaratmasına Örnekler

    kıyın, kıyın [zulüm] (sf225) [ÇAZ]
    delişmen [güçlü, hareketli] kentin içinde (sf227) [ÇAZ]
    addedilmelidir [EYS] (sf240)
    onulmaz [iyileşmez] bir melankoli (sf244) [EYS]
    büyük çapaçul [düzensizlik] uyarıcılara (sf256) [ÇAZ]
    kostaklanarak [zarif, kibar] geldiğini (sf258) [ÇAZ]
    daha önceden de ayrımsamıştım [EYS] (sf262)
    umumhane [‘kârhane’ tercih edilebilirdi] (sf266) [ÇAZ]
    oraya buraya siymeyi [sataşmak; kedi-köpek işemek] tercih ediyor (sf286) [ÇAZ]
    aracını pey [avans] sürüp (sf253) [ÇAZ]
    anne de köseğini [ucu yanık odun] sallar (sf297) [ÇAZ]
    duhuliye [giriş ücreti] resmi gişelerinde (sf325) [ÇAZ]
    sölpük sölpük [gevşeyip kendini koyuvermiş] sarkıyorlar (sf332) [ÇAZ]
    bir düşük vakası süreğenleşiyordu [müzminleşmek] (sf335) [ÇAZ] (SD: “sürüp gidiyordu” veya “uzayıp gidiyordu” denebilirdi)
    Kıpır kıpır ayaklar, kimisi teşne [susamış] kimisi diklenen (sf348) [ÇAZ]
    Heyecanlardan oluşan bir çıfıt [Yahudi; hileci, düzenbaz] çarşısıydı (sf365) [ÇAZ]
    sağlıklı olmak denilen şey olsa olsa ehvenişerdir [kötü olanların içinde iyisi] (sf372) [ÇAZ]
    Pek berbat dişleri vardı, Papazın, kağşamış [eskimiş], sararmış ve yeşilimtırak kefekiyle [yumuşak taş] iyice kaplı, yani sıkı bir dişeti yangısıydı [iltihap] bu (sf375) [ÇAZ]
    Olağanüstü gaitalar [insan dışkısı] (sf425) [ÇAZ]
    “brizbizlerle” [ince perde] (sf443) [ÇAZ]
    allamelik [çok bilgili] taslayan yaşlı biri (sf444) [ÇAZ]
    ibate de [barındırma] gayet düzgündü… zımnen [dolaylı olarak] elbette (457) [ÇAZ]
    “ezcümle, sarfınazar, hayırhah, mültefit, alicenaplık, nefaset, sarih, müzevir..” liste uzayıp gidiyor…

    Çeviride Anlamın Yok Edilmesine Örnek

    Tahsin Saraç, Büyük Fransızca-Türkçe Sözlük (Adam Yayınları-4.Basım Eylül 1992)

    Couillon: s. ve er. hlk. Aptal, enayi dümbeleği.

    P.547

    Un peu mal au coeur elles en ont, mais elles posent quand même par six degrés de froid, parce que c’est le moment su-prême, le moment d’essayer sa jeunesse sur l’amant définitif qui est peut-être là, conquis déjà, blotti parmi les couillons de cette foule transie.

    Sf.530

    Mideleri biraz bulanmıyor değil, ancak yine de altı derece soğukta hava atmaya devam ediyorlar, çünkü bu an işte o belirleyici an, gençliklerinin nihai sevgilinin üzerinde deneme anı, o belki de burada bir yerlerde, bu donmuş güruhun içindeki dalyarakların arasına sokulmuş bekliyordur, çoktan tavlanmış.

    “Petkam” Meselesi

    “Petkam sıkmıyor” .

    Tahsin Saraç, Büyük Fransızca-Türkçe Sözlük (Adam Yayınları-4.Basım Eylül 1992)

    Estomac: (er) 1. Kursak, mide 2. Göğüsle karın arası, karın boşluğu 3. Gözüpeklik, yüreklilik, cesaret. [Avoir de l’estomac: Yürekli, gözüpek, cesur]

    P.265

    J’ai perdu l’estomac

    Sf.264

    Artık petkam sıkmıyor [SD: “Artık cesaretim yok” denebilirdi].

    ***

    Bener Tarafından Kaleme Alınan “Sonsöz” Hakında

    Bener, roman bittikten hemen sonra tam on sekiz sayfalık bir SONSÖZ yazmayı uygun görmüştür. Céline’in alter egosuna yani alt edebi benliği olan Bardamu’ya yeniden can verip, onunla beraber kendisi de bir masanın etrafına beraberce oturmuş; yazarı, eleştirmenleri, okurları, çevirmenin kendisini, tüm edebiyat dünyasındaki zebani ve melaikeleri hem eleştirip hem de onlardan gelmesi muhtemel tenkitleri şimdiden göğüslemek adına, Bener kendine bir oto savunma mekanizması oluşturmuştur. Kitap dile gelmiştir! Bener adeta: “Hakkım olan övgüyü sizlerden bekliyorum, lütfen mesnetli eleştirin beni, ayrıca romanı okurken yazarıma önyargıyla yaklaşmayın lütfen. Evet, o bir sosyopat, o bir narsist, o bir şirret, o bir münzevi, o bir faşist, o bir antisemit yani bir Yahudi düşmanı, bunlar doğru tamam. Ama o aynı zamanda büyük ve eşsiz bir edebiyatçı, itin önde gideni bir anarşist, mahallenin hastalarını bedavaya tedavi eden iyi kalpli doktoru, o iyi bir sevgili, o bir hayvan dostu, o iyi bir eş, o bir yenilikçi, o bir çığır açıcı, o bir edebiyat mucidi, onun eşi ve benzeri yok! Bunu da kabul edin lütfen” demiştir okurlarına ve edebiyatçılara. Bener ayrıca, Céline’in çağdaşlarıyla ne kadar kavgalı da olsa onlara yol gösterici olduğunu açık etmiştir SONSÖZ’ ünde. André Malraux’un “İnsanlık Hali”, Albert Camus’nün “Yabancı”, Jean-Paul Sartre’ın “Bulantı” romanlarına da ilham vermiştir belki de Céline. Ayrıca Céline, bazı kitap-makale ve söylemlerinde yaptığının aksine; bu romanında tek bir antisemit söylemde dahi bulunmamış, tek bir tane bile Yahudi düşmanlığı içeren sözcük kullanmamış, üstü açık veya kapalı sezindirmeye dahi gitmemiştir. Céline’in sadece bu roman referans alındığında, avukatı, pekâlâ da, taş gibi Bener’dir. Bununla beraber, Bener verdiği emeğin karşılığı dobra dobra istemektedir. Buna ister para, ister övgü, ister hatırlanmak kaygısıdır deyiniz. Ben şöyle diyorum: “Bilinmek, gelecekte hatırlanmak ve iyi anılmak istedim!” demiştir Bener. İyi de anılacaktır, hiç kuşkusu olmasın…

    İnceleme: Süha Demirel, 6 Aralık 2013.

    Not: Yıldız Teknik Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Öğretim Görevlisi Sayın Yar. Doç. Dr. Lale Arslan Özcan Hocama, bu çalışmamdaki değerli katkılarından ötürü sonsuz şükranlarımı sunuyorum.

    ***
    Kitap Künyesi:

    Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar
    Louis-Ferdinand Céline “Voyage Au Bout de la Nuit”
    Çeviren Yiğit Bener
    574 Sayfa
    Çeviriye Temel Alınan Baskı “Edition Gallimard, Bibliotheque de Pléiade, 1981”
    YKY’de 1. Baskı Temmuz 2002, YKY’de 11. Baskı Ekim 2013 (Tüyap-Beylikdüzü Kitap Fuarında dağıtılan baskı).

    ***

    Emin Kahveci’nin 9 Haziran 2014 günü, incelemem için yaptığı yorum aşağıdadır:

    “Romanın 2001 yılında, tam 50 bin sayfalık el yazmaları Fransız Milli Kütüphanesi’nde bulunmuş ve bu el yazmalarının telifi için Fransa Paris’te bulunan Gallimard Yayınevi tam 10 milyon Amerikan Doları ödeme yaparak tüm basım haklarını satın almıştır.”

    Baştan aşağı yanlış. El yazması İngiliz bir sanat koleksiyonerinin kişisel arşivinde bulunmuş ve açık artırmada 1.5 milyon dolara satılmıştır. Fransız Milli Kütüphanesi, verilen en yüksek teklifi eşleme hakkı olduğu için aynı ücreti ödeyerek sahibi olmuştur. El yazması 50 bin değil, 876 sayfadır. Mantık da 500 civarında sayfası olan bir eser için 50 bin sayfa el yazmasının abartı olacağını söylemektedir. kaynak: http://news.bbc.co.uk/...tainment/1332570.stm

    Ayrıca Danimarka “Baltık diyarı” değildir. Celine de buraya iltica etmiştir.

    Midemin kaldırdığı kadarıyla baktığım süre içinde bulduğum maddi hatalar bunlar. Yüksek birikim ve akıl kamaştıran edebi cesaretinize arz ederim.
  • 90 syf.
    ·Beğendi·10/10
    MASAL VE RÜYA

    Şiir söylenir, masal dinlenir diyorsunuz ama bunlar eski günlerin lafları. Hatta şarkı için de "okumak" tabir edilirdi ya, bu diskuru muhafaza ederek bir nevi "hava" estirmek isteyenler hâlâ kullanıyor.
    "Okumak"ın "davet" manası da var; Anadolu'da düğüne davet için "okuntu" gönderilir bilirsiniz.
    Çocukluğumuzda bizi masallarla uyuttular. Sonra, gün geldi bizatihi masalın saçma-sapan bir şey olduğu, başta çocuklar olmak üzere kimselerin "masallarla uyutulmaması" gerektiği üzerine vurgu yapılmaya başlandı. Bir şarkıcı böyle bir şarkı okudu, epeyce meşhur oldu.
    Masallara düşman oldular, folklor ölmüştü, şifalı bitkiler "kocakarı ilacı" diye alay konusu edildi.
    Sözün özü eski dünya, eski günler pılını pırtısını toplayıp hayatımızdan çekip gitti. Geriye dönüp bakmak, günahtı sanki, sanki biri gayriihtiyarî geriye dönüp baksa taş kesilecek donacaktı. Bu da oldu, İsmet'in dediği gibi "kayıtlara geçti". Neredeyse geriye dönüp bakanlara "gerici", sürekli ileriye bakanlara "ilerici" diyeceğim ya, çok safdil bir niteleme olacak bu. Siyâsî söyleme yuvarlanan bu ifâdeleri burada bırakalım.
    Masallara dönelim, kocakarı ilaçlarına, leyleklere, kırlangıç fırtınasına, nazar boncuğuna, tavşan ayağına, mart dokuzuna, su değirmenine, yediveren gülüne, yahut şu Çin atasözüne:
    "Ay büyümez ise küçülür..."
    Masallara dönelim ki çiçekler koksun, su şırıldasın, bülbül ötsün. Yahu sadece şu "bülbül" için göze alalım bunu, lütfen... Bu parmak kadar kuşun asırları doldurup gelen bir sesi vardı, binlerce sayfaya yayılmış maceraları vardı. Gül ile olan sergüzeşti kaç kalbin kanamasını dile getirmişti.
    Şu yaşadığımız günlerde hiç bülbül göreniniz var mı? Bülbülün sesini duyanınız var mı? Dudaklar müstehzî kıvrılarak gülümsüyor, görüyorum, "Bırak ulan şimdi şu bülbül tantanasını, şurda sayısal loto dolduruyoruz" diyorlar. Sayısal loto ile hızlı trenin, Kissinger ile Uzay Yolu'nun, petrol fırtınası ile internetin ne farkı var...
    Asıl fark şurda: Eski dünya dediğimiz şey bir çam kozalağıdır, yeni sağılmış süt kokusudur, çimen yeşili ve yün kuşaktır. Bu nedir? Bu hayattır. Masal ile, rüya ile, duâ ile irtibatı olan şeydir.
    Keloğlan padişahın kızını alır. Şaşılacak bir şey yoktur bunda, sevimli bir taraf vardır. Henüz ozon delinmemiştir, borsada yükselen kâğıtların ne mânaya geldiği bilinemez.
    Masal çocuğun kulağına hayatın hikmetini fısıldar. Bunun bilimsel bilgi ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu bülbül sesi, su şırıltısı, bulut gülümsemesi, kuzu melemesi gibi bir şeydir. Uğur böceğinin parmak uçlarında gezinip gezinip aniden uçmasıdır. Hayat dediğimiz şey ise zaten kuzukulağı, patlangaç mısır ve reçel kavanozundan oluşmuştur; tadılır, anlaşılır.
    Masal hayatı uykuya taşır. Çocukların gözleri pembe-beyaz anne(ya da baba) yüzlerine baka baka kapanır. Hayatın uykudaki boyutunda rüyâlar başlar. Uykudan önce, uykudan sonra diye birşey kalmaz. Zaman yekpare bir çayırlık gibi uzanıp gider. Çayırda genç taylar, tazılar, ceylanlar, ibibikler, derecikler ve çocuklar bi koşu tutturur. Böyle rüyalar gören çocuk uyandığında pencereye gider. Dışarda rengarenk bir yağmur, bulutlar ağaçlarla sarmaş-dolaş...
    Masallara boşverdiğimiz günden bu yana rüyâ göremez olduk. İp koptu, zaman uçtu, hayat köşe-bucak biryerlere saklandı. Uykularımız kâbuslarla donatıldı. Aydınlık bir yüz gördüğümüzde ilk aklımıza gelen cümle "Sırıtma lan" oluyor.