Emil Cioran’ın 23 yaşında bu kitabı yazmasına mı yoksa umutsuzluğu, ölümü ve intiharı bu yaşta bu denli yüceltip 84 yıl yaşamasına mı şaşırayım bilemedim. Kitabı okurken aklımdan hep bu düşünce geçti.
Hiçliği ve yalnızlığı yüceltme tarzı çok hoşuma gitti. Sefalete bakış açısı beni dumura uğrattı. En çok etkilendiğim bölüm ise koronavirüs nedeniyle evde geçirdiğimiz ve “verimlilik terörü”nün kurbanı olduğum bu dönemde, çalışmayı lanetlediği bölüm (Çalışma Yüzünden Yozlaşmak, syf. 125-126) oldu.
Bazı bölümlerini ara ara tekrar okuyup sürekli aklımda kalması için uğraşacağım.
“Büyük bir delilik içermeyen yaşamlar değerden yoksundur. Öyle bir yaşamın bir taşınkinden, bir tahta parçasınınkinden ya da bir yabani otunkinden ne farkı olabilir?”
Bugüne kadar verdiğim her kararı ve yaşadığım hayatı anlamlandırmamı sağlayan bir serüvenin sonunda veya başlangıcındayım şu an. Bitmesin diye, her diyaloğu ve cümleyi sindireyim diye o kadar uğraştım ki. Yeri geldi en can alıcı yerinde bırakıp, sadece bir cümlenin benim için anlamını saatlerce düşündüm. Tıpkı Nietzsche'yi akademiden koparan migreni gibi, yaklaşık bir yıl önce beni akademisyenlik kariyerinden koparan ruh hali ve olayları ve sonrasındaki talihimi artık ilahi bir lütuf olarak görüyorum artık. Hikayede hiç bahsi geçmeyen üçüncü kişi olarak gördüm kendimi. Bir sandalye de kendime çektim her defasında. Bugüne kadar hiçbir kitabı bu kadar içselleştirmemiştim sanırım.
Yürümenin Felsefesi ile başlayan Nietzsche merakım ve hayranlığım zirve yapmış oldu. Böyle Buyurdu Zerdüşt'ü okumuştum ama artık Tragedya'nın Doğuşu'ndan başlayarak tüm kitaplarını okuma kararı aldım.