Halbuki kuyuya ilk yuvarlanıp bir taban olmak ne güzeldi, düşeni karşılamak, önce göğsünde yumuşatmak belli etmeden kenara almak, kim bilir, bu bilmedikleri nasıldı, ama korkmak ne acıydı.
Çöpü dökene sade eline sağlık, aferin, sen olmasan kokuştuydu buralar, diyeceksin, ona kendini ve yerini sevdireceksin, sonra sana da her şeye de Allah'a da düşman olur, dost edeceksin onu. Sabah kalkıp çalı süpürgesinin hışırtısını yerlerde duyduğunda kendini duyacak o da, herkesten evvel o işleri yaptığı için memnun olacak, o da kendinin üstüne yükselecek böyle. Kimsenin duymadığı kuşun ötüşünü, gece ölmüş hayvanın ölüsünü ilk o görecek, tanıklığı çok olacak, gözü azcık açıksa büyüyecek, aptal kalmayacak. Sen kahvede ondan duyduğuna, onun bir şeye mukabele edişine şaşacaksın, onun bunları sabahın en erkeninde yıllarla öğrendiğini bilmeden şaşacaksın. İnsanları görecek ona selam vereni vermeyeni ayırt edecek, evlerin ışıklarını karanlığını seçecek, her mevsimin tozunu ayırt edecek, süpürgesine dayanarak ve gezerek yaşamaya katlanırsa çok şey bilen olacak ama kendi halinin iyisi olacak, ona iyi bir nefer denecek. Vefat edecek, vefat edişine bilmesine rağmen şaşacak, ilk sabah topraktayken kendi süpürgesinin sesini uzaktan hışır hışır duyacak ve etleri henüz çürümemişken gözleri hâlâ yerindeyken ömrüne kana kana ağlayacak, kendi kendini sulayacak.
Rahat bir ruh olacak.
İnsanın kendi hakkındaki tasavvuru, yani kendisini nasıl algıladığı meselesi onun iradi davranışlarına yön veren en temel etkendir. Bu nedenle her insanın "insan" ve insanlık âlemi içinde "kendi"si hakkındaki tasavvurunun hangi bilgiye dayandığı, kaynağını nereden aldığı hayati önem taşımaktadır.
Dilcilere göre "insan" kelimesi iki kökten türemiş olabilir: ünsiyet ve nisyan. Ünsiyet, insanın yaratılışının genelliğine ve yapısal olarak bütün varlıkların onunla ilişki kurabilmesinin kolaylığına işaret eder. İbn Arabî, bu durumu yaratılmışlar içinde insanın, bütün esmanın tezahür ettiği yegâne varlık olmasıyla açıklar. Ona göre insan mümkün varlıkların hakikatleri anlamındaki isim ve sıfatların tümünün kendisinde bir araya geldiği yegâne varlık olduğu için her varlık kendisinden bir parçayı (kendi hakikatini) insanda bulur.
Nisyan ise unutmaktır. İnsanın "unutması" bir şeyi bırakıp başka bir şeye geçebilmesini sağlar. Bu sayede insan sürekli "şeylerle" ilgilenebilir. Bu da onun kuşatıcılığını sağlar.
İslam düşüncesi insanın evren içerisindeki şerefli konumu ile Allah'a karşı sonsuz kulluğu arasındaki dengeyi en güzel şekilde sağlamıştır. Bu dengeye göre o ne ilahlaştırılabilir ne de hor görülebilir. Varlık âlemi içinde insan, Allah'ın bütün esmasının tecelli ettiği yegâne varlıktır ama aynı zamanda Allah'ın kuludur. Her insan kendine özgü bir "esma bileşeni'ne sahip, başlı başına bir âlemdir. Optimal gelişme potansiyelini (ism-i azamı), yaratılış yapısı itibarıyla derununda taşır. Mevlana bu potansiyeli, bir kayanın içinde gizli kalmış "yakut"a benzetir.
Malum olduğu üzere ruh kemale âşıktır. Bir şeyin kemalini öğrenince hemen oraya akıverir ve gördüğü kemalin kuvvetine göre bir zevk duyar. Bir şeydeki kemali görebilmek için kemali tanıyabilme yeteneğinin korunmuş olması ve ruhun kemal arayışının önünün de nefsani tutkularla tıkanmamış olması gerekir. Bu arayışta "bilmek" göz ardı edilemeyecek bir rehberdir. İnsan bildikçe tanır, tanıdıkça sever, sevdikçe tabi olur. Allah Teâlâ'yı bilmek için ise birtakım yollar vardır: O'nun isim ve sıfatlarını bilmek. Bu bilgiden sevgi doğar. Yani, Allah bilgisi, Allah sevgisinin tohumudur. Bu tohum bir gönüle düştüğünde filizlenir, şevk ve muhabbet ağacı biter. Bu ağacın meyveleri kalpte, ruhda, elde, ayakta, gözde, kulakta, insanın bütün maddi ve ruhi varlığında belirir ve olgunlaşır.
Esmâ-i hüsnâ ile ilgili olarak Peygamber Efendimiz (sas) Buhârî ve Müslim'de rivayet edilen bir hadis-i şerifte:
"...Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları ezberleyip benimserse (ihsa ederse) cennete girer."
(Buhârî, Tevhid, 12; Müslim, Zikir, 5) buyurmuştur.
İhsa kelimesinin buradaki anlamı üzerinde Buhârî'den itibaren önemle durulmuş ve kelimenin "saymak, ezberlemek, anlamak" şeklindeki sözlük anlamının ötesinde bir mana taşıdığı görüşü ağırlık kazanmıştır. Öyle anlaşılıyor ki bu kelime "İslam'ın uluhiyet inancını naslara başvurmak suretiyle tespit edip anlamak, benimsemek ve bu inanca uygun bir ruhi yetkinlik kaydetmek" anlamını içermektedir.
Bu doksan dokuz isme "ihsa isimleri" denir: Burada doksan dokuz adedinin söylenmesi hasr için değildir (yani Rabbimizin isimlerinin doksan dokuz ile sınırlandığını göstermez). Muhtemelen yalnız ihsa isimlerini bildirmek içindir. Yoksa Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ'nın bunlardan başka isimleri de gelmiştir.
Efendimizin (sas) bir duasında "Senin kimseye bildirmeyip kendine sakladığın isimlerinle sana yalvarıyorum." (İbn Hanbel, I, 392) dediğine bakılırsa Yüce Allah'ın isimlerinin sonsuz sayıda olduğu bile söylenebilir.