Hatice

“Yarabbi, beni sana yakın olanların hakikatlerine erdir. Cezbe ve muhabbet ehline yoldaş eyle.”
Reklam
* Yarabbi, eserlerin ve tavırların değişmesinden anladım ki sen bana her şeyde kendini bildirmek istiyorsun. O kadar ki, hiçbir şeyde senin hakkında cahil kalmayayım. Hastalık ve sağlık, zenginlik ve yoksulluk, saygın olmak ve alçalmak, darlık ve genişlik, taat ve isyan, yokluk ve varlık gibi haller, bu babdandır. Allah'ın işi olan bu haller, ilâhî sıfatların eserleridir. Bu hallerin değişmesi insana Allah'ın büyüklüğünü, birliğini, celal ve cemalini bildirmek içindir. Eğer öyle olmasa yani insan, seçip razı olacağı bir tavırda olsa, âriflerin Cenab-ı Hak hakkındaki marifeti eksik kalırdı. Mesela bir insan hastalandığı veya yoksulluğa düştüğü zaman Cenab-ı Hakk'ın kendisini iyileştireceğini veya muhtaçlıktan kurtaracağını, zaten bu hastalığı yoksulluğu kendisine takdir edenin Hak Teâlâ olduğunu bilirse şüphesiz teselli bulur, sabreder. Sonra da hastalığın sağlığa, fakirliğin zenginliğe döndüğünü gördüğünde şükrünü artırır. Cenab-ı Hak bu tavırlardan birini mesela zenginlik ve sihhati insanda daimî kılsa, bunun tersi bir tecelli hiç çıkmamış olsa, hastalık ve yoksulluğu giderecek ilahî kudret bilinemez ve Hakk'ın bu tecellisi ortaya çıkmaz, örtülü kalırdı. Böylece mârifetullah eksik olur, Hakk'ın bu eserleri görülemezdi. Hâlbuki insan her an ibadet ve mücahedesine göre mârifetullah bahçesinde gezinmeli, onun ebedî zevklerine dalmalı, bu nimetlerin tamamına erişmek için beşerî hallerin hiçbirinde gafil olmamalıdır. Bazı ârifler: "Kim ahiret ekinliği olan dünyadaki cennete girerse, ahiretteki cennete arzu duymaz ve âlemdeki hiçbir halden ürkmez. Bu dünyadaki cennet mârifetullahtır." demişlerdir. Malik bin Dinar Hazretleri: "İnsanlar en güzel şeyi tanımadan dünyadan çıkıp gidiyorlar." demiş. "En güzel şey nedir?" sualine ise: "Mârifetullahtır!" cevabını vermiştir.
Onyedinci Hikmet
Yokluk ve yoksunluk halleri müridin bayramıdır. Vücûd-ı fakr u fåka sâlikin oldu a'yâdı. Bayram sevinç ve şenliklerle geçen özel vakitlerdir. Avam yemek içmekle şehvet arzularına ulaşarak, süslü elbiselerle haz duyarak neşelenir. Müridler de yokluk, yoksunluk ve zaruri ihtiyaçların ardı ardına meydana gelmesiyle sevinip neşe duyarlar. Bu ârifler daima yoksulluğu zenginliğe, sıkıntıyı rahatlığa, düşkünlüğü şerefe, hastalığı sıhhate tercih ederler. Kalp rikkatini, ibadet tadını, kulluk zevkini darlık ve zaruret hallerinde ararlar. Dünyanın kaybolmasıyla ahireti, yoksulluk ve belaların gelmesiyle Cenab-ı Hakk'a yaklaşmayı seçerler. Bu mübarek zümreden biri ilâhî tecellilerin yeri olan Kâbe'yi tavaf ettiği sırada (Arapça manzum olarak) şöyle diyordu: "Ben gördüğün gibi bir örtüyle örtünüyorum. Küçük kız çocuğum gördüğün gibi ağlıyor. Çocuğumun annesinin de çıplak olduğunu görüyorsun. Ey bizim halimizi gören ve görülmeyen Allah, yoksa benim bu halimi görmüyor musun? Bize inen üzüntü ve kederi bilmiyor musun?" Bu acıklı sözleri işiten cömert bir kimse üzüldü. Hemen bir şeyler bulup buluşturup ona ikram etti. Münacat eden ise kabul etmedi ve dedi ki: "Beni kendi halime bırak! Çünkü dünya metaından bir şeyim olsaydı, Rabbim Teâlâ Hazretlerine böyle yalvarip niyaz edebilir miydim?" Ebu İshak el-Herevî Hazretleri buyurdu: "Yedi hal yedi hale tercih olunmadıkça tam şeref ve kemal kazanılamaz. Fakirlik zenginliğe, açlık tokluğa, alçak derece yüksek mevkie, zillet izzete, tevazu büyüklenmeye, hüzün sevince, ölüm hayata üstün tutulup seçilmelidir." Bu yüzden yoksulluk gelmesi müridlerin bayramlarıdır. Zira belalarda ve yoksunlukta birtakım sırlı bağlantılar vardır ki, onu ulü'l-ebrar olan kâmillerden başkası idrak edemez. Düşünülsün: İnsan bir belaya uğradığı zaman şiddetli
Onaltıncı Hikmet
Ancak gaflete düşecek olana hatırlatılır, ihmal edecek olan kişi uyarılır. Olur ma'rûz-ı gaflet şüphesiz şâyeste-i tezkîr Dahi tembihe lâyık mümkinü'l-ihmâl olan kimse. İstemeyi ve duayı terk etmek âriflerin edeplerindendir. Çünkü isteyenin halini bilmeyen kimseye hatırlatmak, halini bilen fakat buna önem ve değer vermeyeni uyarmak gerektir. Halbuki Cenab-ı Hak her halde gizli ve açık her şeyi bilir; bu gibi hallerden münezzehtir. İşte bu yüzden İmam Vâsıtî Hazretlerinden dua etmesi rica edildiğinde dedi ki: "Eğer dua edersem Cenab-ı Hakk'ın bana 'Ey Vâsıtî, bizim gayb hazinemizde senin için takdir edilmiş hazır olan bir şey istiyorsan, bizi şimdiye kadar unutup ihmal etmekle itham ediyorsun. Eğer kaderinde olmayan bir şey istiyorsan, kötü düşünüp bize lüzumsuz söz söylüyorsun. Eğer bizim takdirimize razı olup boyun eğersen, takdir etmiş olduğumuz şeyler sana ulaşır.' diye azarlanacağımdan korkarım."
Onbeşinci Hikmet
Arifin ezelî kısmete güvenip zikrullahla meşgul olması bazen dua ve talebi terk ettirir. İtimâd-ı kısmet-i Hak iştigal-i zikr-i Rab Ettirir erbâb-ı irfâna gehî terk-i taleb. Cenab-ı Hakk'a teslim olup tefviz-i umûr eden ve kaderine razı olan ârifler için ezelî kısmete güvenerek istemeyi bırakmak edep gereğinden sayılır. Muhakkıklar talep ve dua mı hayırlıdır, yoksa sükût etmek mi efdaldir konusunda farklı görüş belirttiler. Bazı âlimler, dua dil amelinden bir amel ve aslında bir ibadet olması bakımından daha hayırlıdır dediler. Çünkü Peygamber Efendimiz(sas): "Dua ibadetin iliğidir." buyurmuştur. Beden ilikle yaşadığı gibi ibadet de dua ile devamlılık kazanır. Ebu Hâzım A'rec Hazretleri: "Duadan mahrum olmak, duanın kabulünden mahrum olmaktan daha şiddetlidir." buyurdu. Bir kısım ârifler de: "Sükût etmek ve bilinip tanınmamak (humul), ezelî hükmün icrası altında bulunmak ve rabbanî iradeye razı olmak demektir. Bu da kulluk edeplerinden olduğundan duayı bırakmak daha uygun olur." dediler ve buna şu hadis-i kudsîyi delil gösterdiler: "Benim zikrim her kimi benden bir şey istemekten meşgul ederse, ona isteyenlere verilenlerin en üstününü veririm." Bazı sofiler de şöyle dedi: "İnsan hem duanın, hem de rızanın gereğinin yerine getirilmesi için diliyle dua edip kalbiyle razı olmalıdır." Ebu Kasım Kuşeyrî Hazretleri bu hususta şu açıklamayı yaptı: "Vakitler çeşitli olduğundan bir sâlikin kalbinde genişlik gibi duaya işaret hissettiği zaman talep ve duada bulunması iyidir. Kalbinde daralma hissedip sükûta alâmet bulduğunda susup razı olması uygun olur. Eğer kalbinde bu iki halden birini bulamazsa o zaman dua veya sükût etmesi birdir, dilediğini yapar. Bu vakitte ilmi çok olan sâlik dua etmelidir. Zira dua ibadettir. Eğer sâlikin irfanı üstünse duayı bırakması daha
Sayfa 289·Kitabı okudu
Reklam