Kafamı yeniden Handan'a çevirdiğim anda göz göze geldik, bu kez daha sevecendi bakışları. Birbirimize bakınca duvardaki tablolardaki hayat dirilmeye başladı, denizin kokusunu genzime çektim, yaprak hışırtılarını, çayırların uğultusunu, atların nal seslerini, Göksu'daki kayıkların küreklerinin suya çarpma seslerini işittim.
Duvardan sarkan elin, öfke ve acıyla kıvrılmış parmaklarına baktım uzun uzun. Alçı ustası gerçekten takdir edilesi, müstesna bir iş çıkarmıştı. Gerçeği andıran parmaklara sirayet etmiş olan kesif ve kışkırtıcı hisler, gitgide beni kendine çekmeye başladı. Hayalimde o elin sahibine hikâyeler biçmeye başladım. Terk edilmiş bir aşığın af dileyen eliydi belki, Belki de sancılar içinde kıvranan sanatçının eliydi. Cehennem ateşine düşmüş bir günahkârın aman dileyen elleri de olabilirdi. Kıvrılan parmakların işaret ettiği o derin hislerin, hayallerin cazibesine daha fazla karşı koyamadım ve masadaki boş kâğıtlardan birini alıp, alçıdan yapılmış insan elinin kederli kıvranışını çizmeye başladım. Kendimde değildim. Her çizgide sanki elin sahibinin çığlığını duyuyordum, kulaklarıma dolan inleyiş yüzünden adeta efsunlanmıştım. Artık hiçbir şey düşünmez olmuştum, sadece önümdeki beyaz kâğıtta beliren siyah çizgilerin peşine düşmüştüm. Kâğıdın üzerinde parmaklar belirmeye başladı, ayrı ses artık kâğıttan taşıyordu, parmaklar sanki hareket etmeye başladı, acılı ses gitgide yükseldi, başka bir şey görmez, duymaz bir haldeydim. Çığlıklar duydum. Parmaklardan yükselen çığlıklar. Atölyeye yayılan inlemeler. Ellerin konuştuğunu, haykırdığını, acıyla çığlık attığını duydum. Çizdiğim ele, kıvrılmış parmaklara dokunduğumda içinden akan kanın sıcaklığını hissedecek gibiydim. Kulaklarım uğuldamaya başladı. Bir ateş bastı her yanımı.
"Bundan üç ay evvel Mevlid Kandili'nde, Müfit Paşa beni Üsküdar Tekkesi'ne davet etti. Memnuniyetle kabul ettim. Malumunuz yabancılara pek kısmet olmuyor ama ben artık yabancı sayılmam. Namazdan sonra dervişler zikre başlayınca adeta büyülendim, ruhum arşa yükseldi, dervişlerin benlikleri yok olmuş, tek bir kalp tek bir nefes haline gelmişlerdi. Yüzlerine sirayet eden cezbe haline daha evvel hiç rastlamamıştım. Yahut ben daha evvel böyle dikkatle bakmamışım. İnanın genç dostum o yüzler hâlâ gözlerimin önünden gitmiyor. Bu mucizevi anı resmetmek için dayanılmaz bir tutkuyla dolup taştım. Hayalimde canlanan tabloya âşık olmuştum. Bunu muhakkak ben yapmalıyım dedim ve daha fazla dayanamayıp Şeyh Efendi'nin yanına gittim, arzumu ilettim."
Meselenin ucunun nereye bağlanacağını merak ediyordum.
Nefesimi tutmuş Zonaro Efendi'yi dinlerken "Kahven soğumasın evladım" dedi.
"Benden talebiniz nedir acep?"
Düşünceliydi, sıkıntıyla sakalını sıvazladı, sanki ne istediğini bilmiyordu da benim sualim üzerine düşünmeye başlamıştı.
"Ben sadece suretleri, bedenleri değil, dervişlerin ruhlarını da resmetmek istiyorum. Surette kalırsam hayalimdeki tabloya erişmem imkân dahilinde değil. Ötesine geçmek genç dostum. Ötesine geçmek. Geçebildiğim kadar derine."
"Ruhlarını mı?" diye şaşkınlıkla sordum. Tekrar düşüncelere gömüldü.
"Evet ruhlarını."
"Üstadım insanların ruhlarını görebilmek pek kabil değil. Hele benim gibi biri için muhayyel bile değil."
Kafasını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Belli ki söylediklerimi tartıyordu ki bundan hemen vazgeçti.
"Zikreden dervişlerin ruhlarını göremezsem yolu tesadüfen bir tekkeye düşmüş, kendini beğenmiş, kibirli, şımarık şarkiyatçı ressamlardan bir farkım kalmaz. Benim derdim tablolarıma meraklı asilzadelerin yahut Frenklerin hayranlığını
Annemin gidişinin ardından bir aydır bu uğursuz konakta tek başınayım. Hatıralar yalnızlığımı biraz daha çoğaltmaktan başka bir işe yaramıyor. Annem bana kalp yorgunluğu bıraktı. Benden çaldıklarını bir daha asla yerine koyamacağımı bilerek geçirdim hayatımı. Kederli kelimeler sözlüğümü en çok ondan duyduklarımla doldurdum.