Babamın gizlice gidişini konaktan bir tek ben gördüm. Elindeki küçük, koyu gri valizle, Canfeda Yokuşu'ndan Küçükpazar'a doğru inerken, odamın penceresinden gördüm onu. Yürüyüşünden, tavırlarından, sırtına habersizce, ansızın yapışmış gibi duran kamburluktan, çok uzaklara doğru yola çıktığını ve bir daha geri dönmeyeceğini anlamıştım.
O an içim çocuksu bir arzuyla dolup taştı; babamın veda niyetine kafasını çevirip konağa bakmasını diledim. Yüzünü son bir kez görebilmeyi hayal ediyordum. Babam arkasına hiç bakmadan yokuşu indi ve gözden kayboldu. Bir tereddüt anına, küçük bir bocalamaya, ayaklarını yavaşlatan bir kararsızlığa, yolda durmasına, dönüp dönüp arkasına bakmasına, terk edilmenin küçük tesellisi olarak tutunabilirdim. Bir çift hüzünlü göze. Belli belirsiz titreyen bir dudağa. Yakıcı bir iç çekmeye. Son bir sevgi alameti görmek istedim. Bizi gerçekten sevdiğini hissettiren bir alamet.
Kocaman bir hayal kırıklığına yuvarlanmıştım; demek ki dönüp bakmaya değmeyecek kadar değersizdik onun gözünde.
Gözümü yokuştan ayırmadan saatlerce pencerede bekledim. Bomboş sokağa bakarken sevgi bağlarımın tek tek koptuğunu hissettim. Yarıda bıraktığım uykunun mahmurluğu henüz üzerimdeyken, istemsiz adımlarla pencereye yöneldiğim o sabah, beklenmedik bir anda, vedalaşmadan giden babasının ardından çaresizce bakakalan yaralı kadınların arasına karışmıştım. Şimdi bile babamı hatırladığımda yüzü değil, sırtı dönük yürüyüşü geliyor gözümün önüne. O sabah babamın yüzünü de yitirdim. Hikâyemizin o sayfaları rastgele karalamalarla doldu.
Bazen kötü şeylerin olacağı en başından bellidir. Fakat günah üzerimize kalmasın, şom ağızlılıkla suçlanmayalım diye sözcükleri yutarız, kötülük elini kolunu sallayarak aramızda dolanırken gözlerimizi yummayı seçeriz.
Çocukluğumda konağı hâlâ ziyaret etmeyi sürdüren tek tük ahbabımız kalmıştı. Annemle bir araya geldiklerinde ailenin talihsiz kadınlarının hazin hayatlarını iç çekerek birbirlerine anlatırlardı. Bohemya porseleni kahve fincanlarında bol telveli sade Türk kahvesini (sadece Tülay yengeninki şekerli olurdu) yudumlarken kimin hikâyesi daha kederli olacak diye aralarında gizli bir yarışa tutuşurlar, anlattıkları hikâyeleri her seferinde acıklı teferruatlar ekleyerek süslerlerdi. Bizzat yaşadıkları yahut etraftan duydukları acıları ortalığa saçmak, onları sanki daha güçlü ve vakur gösteriyordu. Istıraplara tutunmak, gitgide kimsesizliğe gömülen sıradan hayatlarını daha değerli kılıyordu. Kahve içerken elden ele dolaşan albümlerdeki sararmış fotoğraflarda her şeyden habersiz bakan yenilmiş yüzleri birbirlerine gösterip hayata karşı ne kadar dirençli olduklarını ispatlıyorlardı. Bunu diğerlerine gösteriş için değil, bizzat kendilerini inandırmak ve zamana karşı ayakta kalabilmek için yapıyorlardı. Nankörlüklerin, haksızlıkların onları yıkamadığını göstermekten gururluydular. Sevdiklerinin mezarını ziyaret edercesine özlemle bakıyorlardı kalın sayfalı, naylon muhafazalı, kapakları renkli çiçeklerle süslü albümlere. Fotoğraf biriktiren, fotoğrafların arkasına inci gibi özenli el yazılarıyla isimler, mekânlar, tarihler yazan son kadınlardı. Erken ölmekten de ölüme geç kalmaktan da korkuyorlardı;
hayattan bekledikleri son şefkat, zamanı geldiğinde, huzurlu bir vedaya izin vermesiydi.
Annem, zamanında bu konağı satsaydı, başkaları gibi Nişantaşı'nda, Şişli'de, Suadiye'de, Moda'da ferah bir daireye taşınabilirdik ama akrabaların nasihatlerine inatla kulaklarını tıkadı, satıp ayrılmaya kesinlikle yanaşmadı; bu evden çıkmak onun için ölmekten beterdi ve çocuklarına tek vasiyeti konağı ne pahasına olursa olsun Paşagil ailesinin elinde tutmalarıydı.
"Burası hakiki İstanbul, ben İstanbul'un dışında asla yaşamak istemiyorum, konak bize büyük annemizden yadigâr, ona nankörlük edemem" deyip durdu.
Çünkü annem bir yerden sonra hayatı geriye doğru yaşamayı seçmişti; etrafında olup bitenlere karşı alabildiğine kayıtsızdı, hafızasının arka odalarındaki tozlu dünyaya dalmıştı, geçmişte kalan olaylarla, birçoğu ölüp gitmiş insanlarla zaman geçirmeyi yeğliyordu, bu konaktan ayrılacak olursa hafızası yavaş yavaş kaybolacak, ölümü andıran koca bir boşluğa düşecekti. Kendisini hatıralarıyla ördüğü çemberin içine kapattı, kimseyi oraya sokmak istemiyordu. Bir hayat kaçağı olmayı seçti. Herkesin hafızasından ve hatırasından silinmeyi bekledi.