böyle olmasını istemezdim ama hep olurdu. dünyanın bütün kızılderilileri yenilir, spartaküs kaybeder, gün batarken sararır, kuşlar döner, sadri alışık denilen hergele, her filminde ağlardı. o ağladıkça ben de ağlardım. nedenimi bilmez ağlardım. ağladıkça sadri’ye kıl kapar gıcık olurdum. üçüncü şahıs olarak kalışına, hep gidici kadınları sevişine, bu gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna, sadri’nin bu mecburiyetlere, giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp, ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine...
tuhaf değil mi, kurtarmak istediği şeyi kurtarmak için ne gerekiyorsa yaptığını sanan kişinin, ömrünün sonunda o şeyi boğmakta en büyük payı kendi eliyle getirmiş olduğunu anlaması?
eşyalar değiştirilse de, yeni
badana yaptırılsa da değişmiyor ağrının
kurduğu sıra: değişmiyor çünkü sokak
adları, değişmiyor şehirler ve insanlar,
dünden bugüne inatla yürüyen inatçı
mantık.
"bambaşka bir ülkenin özlemi içindesin yine. çocukluğunun özlemi içinde yitip gitmek düşüncesiyle bir başınasın. seni kâbusa çeviren kendinden arındırmak için başvurduğun bütün yolları da bir bir anımsıyorum. geçmiş günlerin fotoğraflarını ortaya serecek, küçüklüğünün hikâyelerini tekrar kendine anlatacak, her an bir trene atlayıp gitmek isteyeceksin. uzun bir tren yolculuğunu evinden hiç çıkmadan düşlüyorsun üstelik. o uzun tren
yolculuğunu, hiç evinden çıkmadan yapıyorsun da. gözlerini kapattığın an her yerdesin, benim seni getirişimin, gözlerimin önüne usulca serişimin hikâyesine benzer bir düş üretmişsin; sıcaklığını gittikçe artıran bir yaz mevsiminde, dilediğin çocukluk anının gölgesinde usulca serinliyorsun. bu biraz da her ağacın gölgesinde dinlenmiş olan anneannemi andırıyor. yorgunluğunda, devinimsiz duruşu seviyorum."