Bombalarla şehir yer değiştirmişlerdi. Bir başka imkânsız anda, şehir yeniden inşa edilmiş ve tanınmaz halde duruyordu... hiç ummadığı ya da uğruna çabalamadığı kadar yüksekti, insanın onu inşa ettiğindeki halinden yüksekti... saçılan beton parçalarıyla ve yırtılmış metal ışıltılarıyla birlikte nihayet dikilerek, ters dönmüş bir çığ gibi asılı duran, bir milyon renkli, bir milyon tuhaflık barındıran bir duvar resmi haline gelmişti... pencere olması gereken yerde kapı vardı, dipte olması gereken şey tepedeydi, arka yerine yan kenar vardı ve sonra şehir devrilip, cansız halde düştü.
Ölümünün sesi sonradan geldi
“Dünyayı gör. Fabrikalarda üretilen veya bedeli ödenen herhangi bir rüyadan daha fantastiktir o. Garanti isteme, güvenlik isteme... öyle bir hayvan hiç olmadı. Olsaydı bile her gün, bütün gün bir ağaçtan baş aşağı sarkan, hayatını uyuyarak geçiren büyük tembel hayvanla akraba olurdu. Bunun canı cehenneme... ağacı sars ve o büyük tembel hayvanı kıçının üstüne düşür, dedi."
"Herkes ölünce ardında bir şeyler bırakmalı, derdi dedem. Bir çocuk, bir kitap, bir tablo, inşa edilmiş bir ev veya duvar, yapılmış bir çift ayakkabı. Veya ekilmiş bir bahçe. Elinin bir şekilde dokunduğu bir şey, öldüğünde ruhunun gideceği bir yer olsun diye; böylece insanlar ektiğin o ağaca veya çiçeğe baktığında, sen orada olursun. Ne olduğu önemli değil, dokununca onu değiştirdiğin ve ellerini çektiğinde sana benzeyeceği bir şeye dönüştürdüğün sürece, derdi. Sadece çim biçen adamla bahçıvan arasındaki fark dokunuştadır, derdi. Çimleri biçen adam orada hiç olmamış gibidir; bahçıvansa bir ömür boyu orada olacak”